Başladığımız Yere Döndük…

In Modern Zamanlar, Yazar Köşeleri by Berker Güngör2 Comments

ericsson-a1018s

İlk cep telefonumu hatırladım da, nereden nereye geldik böyle?

Sene 97-98 filandı sanırım, ilk cep telefonumu edindiğimde. O kadar yayılmaya başlamıştı ki cep telefonları, devlet memurundan “Senin niye cebin yok bakayım?” diye laf yemiştim. Sonra da bir internet servis sağlayıcısı şirketin kampanyasından üç aylık internet paketinin yanında beleş verilen telefon ve hattı almıştım. Üç aylık internet paketi diye bir şey vardı sevgili okur, 56k modemle kullanırdık. Sen anla!

Ericsson A1018 modeliydi o ilk telefonum, tabii şimdi o firma artık telefon filan yapmıyor. Ama o zaman Ericsson vardı, Nokia vardı. Başka da pek marka yoktu o kadar göze batan. A1018 daha o zaman bile hayli basit bir modeldi, zaten kamera filan hiçbir telefonda yoktu ama, çoğu telefonun boyutları nispeten daha küçüktü. A1018 ise biraz dünyadan habersiz bir vatandaşa rahatlıkla polis telsizi diye yutturabileceğiniz ebatlarda bir aletti. Nitekim Beyoğlu civarında bu numarayı deneyen bir kaç zeki arkadaşı polisin sobelediği de gazetelere çıkmıştı.

O zamanlar cep telefonlarında “küçük” olmak modaydı, bu moda 2000’lerin ortalarına kadar da sürdü aslında. Mesela grup halinde bir yere oturuldu diyelim, hemen insanlar ceplerini çıkarıp masanın üstüne koyardı, kiminki en küçükse o şöyle pis pis sırıtırdı. Ne tuhaf değil mi, insanoğlu genellikle tam tersini yapmaya programlıdır genetik olarak. Cipin, evin, tabancanın, cüzdanın büyüğü kimdeyse o pis pis sırıtır. Ama işe cep telefonlarında bir dönem için bile olsa bu durum aşılmıştı. Tabii iyi mi oldu, kötü mü, bilemiyorum.

Cep telefonları böyle küçüle küçüle bir noktada leblebi boyutlarına kadar gelmişti. Parmak şeklinde olan, kol saatine giren, artık nasıl isterseniz! Durum bir noktada o kadar vahim bir hal almıştı ki, devamlı telefonunu kaybedenlerin şikayetlerini dinlemekten fenalık gelmişti. Hele bir de sık sık kocaman dolma parmaklarıyla o minicik telefonları kullanmaya çalışan insanların ızdırabına şahit olmak, insanın içini eziyordu. Asla o kadar minik bir telefon almadım, kullandığım en küçük telefon herhalde Ericsson’un T10 modeli olmuştur. Ona da Star Trek tipinden hasta olup almıştım. Benim Federasyon kaptanlarından neyim eksikti? Bu arada şaka maka ben bayağı Ericsson hastasıymışım! Sanırım adındaki Viking çağrışımı da etkili olmuştur. Ben olsam reklam kampanyasında kullanırdım bunu: “Ericsson kullananlar doğrudan Valhalla’ya gider!”

Şimdi bakıyorum da, trend artık dönüp tekrar olması gerektiği yere gelmiş gibi görünüyor. Cep telefonları yeniden büyümeye başladılar, böyle giderse yakında 7 inçlik telefonu olmayan kız vermeyebilirler! Tabii bu trend nerede duracak, o da önemli. Telefonların yeniden büyümeye başlamasının ardında ciddi sebepler var. Dokunmatik ekranların görüntü kalitesinin artması ve haliyle insanların daha büyük kullanım alanına ihtiyaç duyması biraz da biyolojinin gerektirdiği bir durum. Teknolojiyi istediğimiz kadar küçültelim, sonuçta ellerimizin ve gözlerimizin kapasitesi bellidir. Minicik bir ekranla uğraşmak hiç konforlu değil.

Ama bunun da ötesinde, telefonları büyümeye zorlayan şeylerden biri de aslında batarya teknolojisindeki yavaş gelişme hızıdır. Telefonlar aslında artık birer bilgisayar haline geldi, şu an kullandığım Nokia’nın işlemci gücü ve çekirdek sayısı, çok değil 7-8 sene önce masaüstü bilgisayarımda olanla aynı seviyede. Hatta bir sonraki nesil modern dizüstüleri yakalamış olacak ve bu işlemcileri kullanan dizüstüler bile ortaya çıkacak. Peki bu kadar işlemci gücünü nasıl besleyeceksiniz? Lityum batarya teknolojisi gelişiyor, ancak gerektiği kadar hızlı değil ve aslına bakarsanız şimdiden çok yetersiz kalıyor.

Firmalar ne derse desin, en delikanlı telefon bile ağır bir kullanımda 24 saati çıkarabilecek kadar batarya kapasitesine sahip değil. Buna bir de büyüyen ekranların enerji ihtiyacını ekleyin, işin içinden çıkılmaz bir hale geldiğini görebilirsiniz. Çare tabii ki kasayla birlikte bataryayı büyütmek, en azından şimdilik böyle. Ama bu da geçici bir çözüm, çünkü maliyetin yanı sıra ağırlığı da artırıyor. İnsanların ihtiyacı olan şey, tek şarjla bir hafta gidebilen tabletler, cep telefonları, dizüstü bilgisayarları. Bu yüzden de batarya teknolojisi gelişmek zorunda. Belki otomobillerde şimdilik elektrikli motorlara ilgi o kadar büyük değil, çünkü içten yanmalı motorlar şimdilik idare ediyor. Ama cep telefonlarına dizel motor takmak gibi bir lüksümüz yok. İyi ki de yok, çevre kirliliğinin geleceği nokta ölümcül olurdu!

İşin en güzel yanı şu, er ya da geç kenarda köşede geliştirilen ama henüz ortaya çıkarılmayan batarya ve benzeri elektrik depolama teknolojileri bir noktada piyasaya sürülecek, bunun kaçarı yok. Ve bu olduğunda, bu işten sırf mobil cihazlar değil, akla gelebilecek her türlü endüstri de büyük fayda görecek, tabii otomotiv başta olmak üzere. Şüphesiz bu durum büyük firmaların iş şeklini de değiştirecek, hatta pek çok firma sulara gömülürken, yerlerine yenileri yükselecek. Ama evrimin temel felsefesi de budur zaten.