oyun

Oyun Oynamak Neden Eğlenceli?

In Makale by Osman Kırpat7 Comments

Biz oyuncular bilgisayar oyunlarını seviyoruz ve bunun için kendimizce pek çok sebebimiz var.

Belki arkadaşlarımızla vakit geçirebilmek için bahane olduğunu düşünüyoruz, belki de yeni dünyalar keşfetmemizde aracı. Bu sebepler ne olursa olsun hepsinin tek bir ortak özelliği var, eğlence. Bilgisayar oyunları eğlenceli.

Eğlenirken hissettiklerimiz, başkalarının da eğlenirken hissettikleri ile benzerlik gösteriyor. Ancak herkesin eğlence anlayışı farklı. O yüzden bilgisayar oyunlarının neden eğlenceli olduğunu sorgulamadan önce cevabını bulmamız gereken bir başka soru var.

Bir oyunun bizim için eğlenceli olduğunu nasıl anlarız?

Bana sorsalar, zamanın nasıl geçtiğini unutturan bir oyun eğlencelidir derdim. Ne yazık ki bu tanım biraz havada kalıyor. Neden tok hissederiz sorusuna, yemek yediğimiz için diye cevap vermek gibi.

Oturup araştırdım. Bu durumun tıp nezdinde birden fazla açıklaması varmış. Tek cümlede özetlemem gerekirse, açlık ve tokluk hisleri hormonsal bir takım faaliyetler sonucu ortaya çıkıyormuş.

Keşke oyunların neden eğlence hissine sebep olduğunu açıklamak da bu kadar kolay olsa. Soyut kavramlar hakkında kanun hükmünde tanım yapmak mümkün değil. Herkesin kendince bir tanımı oluyor, subjektif bir konu.

Oyunlar benim için eğlenceli, ama bu durum, oyunların bir başkası için de eğlenceli olduğu anlamına gelmiyor.

Ben FIFA sevmiyorum, ama bir başkası saatlerce sıkılmadan FIFA oynayabilir.

Bu sebeple farklı bir yaklaşım izleyelim diyorum. Bir şeyin eğlenceli olup olmadığı konusunda yargı dağıtmaktansa, kendimizce eğlenceli olarak tanımladığımız oyunları oynarken beynimiz ne tür işler yapıyor gözlemleyelim.

İşe beynimizi tanımakla başlayalım.

Beynimiz algıladığı verilere anlam yükleyip onlardan örüntü oluşturmaya bayılıyor

Sahip olduğumuz duyular ile algıladıklarımızı bir araya getirip onlara anlam yüklediğimiz zaman elimize geçen şeye örüntü diyoruz. İnsan beyni tam bir örüntü oluşturma makinesi. Öyle ki, gerçek olmayan şeylere bile istemsizce anlam yükleyerek onlardan örüntü oluşturmayı tercih ediyor.

Alttaki resme bakın.

atatürk

Bir takım siyah şekilden meydana gelmesine rağmen Atatürk’ü görebildiniz değil mi?

Algıladıklarımızdan örüntü oluşturmak bizi rahatlatıyor. Örüntü oluşturamamak ise bizi strese sokuyor

Ormanda kamp yaptığınızı farz edin. Arkanızdaki çalıdan bir hışırtı geldiğini duydunuz. Ya tehlikeli bir hayvansa? O sesin kaynağını bilmeden gece rahat uyuyabilecek misiniz? Elbette hayır. Çünkü henüz bir örüntü oluşturamadınız. Stres halindesiniz.

Daha sonra çalıların arkasından bir kedi silüetinin koşarak uzaklaştığını gördünüz. Kediymiş. En sonunda örüntü oluşturabildiniz, artık rahatlayabilirsiniz.

Örüntüleri birleştirip daha da karmaşık örüntüler oluşturabilmek bizi mutlu ediyor

Burada kastım problem çözmek. İnsanlar karşılaştıkları sorunların üstesinden gelebilmek için gözlemlerini ve geçmiş deneyimlerini kullandıkları zaman mutlu oluyor.

Haftalardır hazırlandığınız bir sınavdaki her sorunun üstesinden geldiğinizi düşünün. Kağıdınızı teslim ettikten sonra muzaffer bir ifadeyle sınıfı terk ettiğinizi hayal edebiliyor musunuz? Mutluluk verici bir histi değil mi?

Daha önce birleştirdiğimiz örüntüleri tekrar tekrar kullanmak sıkılmaya yol açıyor.

Bir sınava girdiğinizi ve bütün soruların bir basamaklı sayıları toplamaktan ibaret olduğunu farz edin. Her ne kadar sınavda başarılı olacağınız kesin olsa da sorular çok kolay olduğu için bir şeyi başarmış gibi hissetmeyeceksiniz. Hatta sıkılacaksınız.

Son olarak stres deneyimini bir de sınav bağlamında yeniden kurgulamak istiyorum. 

Sınavdaki konulara hakim değilsiniz, ancak dersi geçebilmek için sınavı vermeye ihtiyacınız var. Belki o sırada ilham gelir diyerek yine de sınava girdiniz.

Zihninizi sınırlarına kadar zorluyorsunuz.

Hoca derste bu konu için ne demişti? Ah aptal kafam, keşke o sırada dinleseydim. Yapacak bir şey yok, deneme yanılma yoluyla belki bir sonuca varabilirim. Şu yöntemi bir test edeyim, bakalım bir sonuca varacak mıyım? Tüh, olmadı. Saat kaç? Ne, 10 dakika mı kaldı? Daha üçüncü soruya gelemedim ki…

Bu deneyimi eğlence olarak tanımlayabilir misiniz? Hayır, çünkü bu deneyimin adı stres. Onun üstesinden gelmenin tek yolu ise karşılaştığınız problemleri çözmekten geçiyor. Yani örüntü üretemeden mutlu olmak mümkün değil.

Stres, üstesinden gelinemez bir hal alırsa önümüzde iki seçenek beliriyor. Ya stres ile yaşamaya devam etmeyi seçiyoruz, ya da vazgeçip karşılaştığımız problemin üstünde daha fazla durmamayı tercih ediyoruz.

Tamam ama… oyunlar neden eğlenceli?

Oyunları gittikçe zorlaşan örüntü oluşturma egzersizleri gibi düşünebilirsiniz. Onlarla geçirdiğimiz zaman boyunca zorluk düzeylerini arttırarak bizi farklı senaryolar dahilinde sınamaya devam ederler. Yani sürekli yeni problemler çözmemiz gerekir. Problem çözünce mutlu oluruz.

Kısa aralıklarla sürekli mutluluk duygusunu yaşarsak eğleniriz.

Portal adlı oyunu ele alalım.

Oyundaki karakterimizin çevre ile etkileşime girebilmek için sadece iki mekaniği var.

  • Portal açıp iki farklı düzlemi birbirine bağlamak. Bir portaldan girince diğerinden çıkıyoruz.
  • Nesneleri oldukları yerden kaldırıp başka bir yere taşımak/fırlatmak.

Oyunun sonuna kadar bu iki mekanik hemen hemen hiç değişmiyor. Üstesinden gelmemiz gereken yapbozlar ise her seferinde zorlaşıyor.

Diyelim ki bizden ortası uçurum olan uzun bir koridoru geçmemiz isteniyor.

cliff

Birini koridorun başına, diğerini de sonuna yerleştirmek üzere iki portal açıyoruz. Koridorun başı ve sonunu portallar ile bağladığımız için artık ortadaki uçurum bir sorun teşkil etmiyor. Portaldan geçerek hedefimize ulaşıyoruz.

cliff solved

İlk bölüm tamamlandı.

Bir sonraki bölümde kapalı bir kapı ile karşılaşıyoruz. Kapıyı açmak için bizden yerdeki bir düğmeye basılı tutmamız isteniyor. Aynı bölümde bir de taşınabilir küp bulunuyor. Düğmenin üstüne çıktığımızda kendi ağırlığımızla ona basmış oluyoruz ancak üzerinden ayrılır ayrılmaz kapı kapanıyor.door closed

Düğmenin üstünde durmak yerine odadaki küpü taşıyıp düğmenin üstüne bırakıyoruz. Küpün ağırlığı düğmeyi aktifleştiriyor ve kapı açılıyor.

door unlocked

İkinci bölüm de tamam.

Üçüncü seviyede ise hem kilitli kapı, hem de ortası uçurum olan koridor ile aynı anda karşılaşıyoruz.

combined

Koridorun başında küp, sonunda ise düğme ile kapı duruyor. Bu problemi çözmek için önce portal açıp koridorun başını ve sonunu birleştiriyoruz. Daha sonra portaldan geçerek kübü düğmenin üstüne bırakıyor ve kapıyı açıyoruz. Kapıdan geçerek üçüncü bölümün de üstesinden gelmiş oluyoruz.

combined solved

Ne yaptığımızı fark ettiniz mi?

Önceden oluşturduğumuz örüntüleri, yani çözümleri birleştirdik.

Püf nokta, oyunu aşamalı olarak zorlaştırmak. Bir önceki seviyede kullanılan tasarımın üstüne yavaş yavaş yenilerini eklemek. Oyuncuya, “Yürümeyi öğrendin, hadi şimdi maraton koş.” dememek.

Başarılı (eğlenceli) oyunlar her seferinde oyuncuya üstesinden gelmesi gereken yeni problemler sunuyor. Bunu da onu sıkmadan ya da strese sokmadan yapıyor. Oyuncu yeteri kadar sınanmazsa sıkılıyor. Sınamanın zorluk seviyesi çok yüksek olursa strese giriyor.

Hatırlayın, stres seviyesi çok yüksek olunca ne oluyordu? Ya daha fazla üstüne gidiyorduk, ya da vazgeçiyorduk. Eğer oyuncu zora gelirse oyunu bırakabiliyor.

Hatta genellikle bırakmayı tercih ediyoruz. Bilgisayar oyunlarını oynamak bir sorumluluk değil, eğlence. Kimse Dark Souls’un ilk bölüm sonu canavarını alt edemedik diye oyunu kapadıktan sonra bize kelepçe takmayacak.

Oyun tasarımcılarının işi kolay değil.


Bu makaleyi Raph Koster‘ın A Theory of Fun for Game Design adlı kitabından esinlenerek hazırladım. Oyun tasarımı ile ilgileniyorsanız okumanızı tavsiye ederim. Giriş seviyesinde yazıldığı için teknik ön bilgiye sahip olmanıza gerek yok.

Yazımı Nintendo’nun eski CEO’su Satoru Iwata’nın sözleri ile bitirmek istiyorum.

“Bilgisayar oyunları sadece tek bir şey için var. Eğlence. Herkes için eğlence!”