Kısa Öykü - Ahh Ohhh

'Kitap' bölümünde Recep Baltaş tarafından 15 Ocak 2011 tarihinde başlatılan konu.

  1. Recep Baltaş

    Recep Baltaş Technopat Yönetici

    Katılım:
    14 Ağustos 2010
    Mesajlar:
    51.880
    Beğenileri:
    42.437
    Yer:
    İstanbul
    Sonbahar uzun sürmüştü. Ağaçların yaprakları birden bire dökülmedi. Çınarlar neredeyse tek tek yapraklarını düşürdüler. Ama kasım sonuna doğru bir gece, artakalan sarı kırmızı yapraklar neredeyse birlikte döküldüler; kaldırımlarda, yol kenarlarında sürüklenmeye başladılar. Rüzgâr onları asfalta attı ve hızla geçen arabalar onları kaldırımların kenarına üfürdü. Kayrılmış yaşlı temizlik işçilerinin ellerine uzun saplı birer süpürge veriliyordu. Onlar yollara, kanalizasyon ızgaralarını tıkayabilecek kadar yığılmış kuru yaprakları süpürmeye gönderildi.

    Yaşlı Hüsrev şehrin havadar bir kısmını almıştı. Ağaç bakımından zengin, düzenli, oldukça sessiz bir semtin ana caddesinde kuru yaprakları süpürmek, şehrin ortasında kalabalıkta pis kâğıtları, yerfıstığı süpürmekten daha kolay ve hoş… gerçi yaprak bol, ama duman kokusu yok, araba gürültüsü çok az, gezinti yerinde ise birkaç geçip giden insanlar. Temiz, açık hava etraftaki bahçelerde kış çiçekleri. Hüsrev köyden yeni gelmiş; fakat burada kendini bağ-bahçe aralarında saymaya yatkın. Geniş yüzlü çınar yapraklarını uzun saplı, telleri dökülmüş bir süpürgenin ucuyla yavaşça süpürüyor: Kentte gençlerin sinirleri ne kadar bozuk. Çabuk sinirleniyorlar. Hiçbir şeyden kolay memnun olmuyorlar. Oğlanın yanına göçtüm ya ona, geline yük olacağımı hiç düşünmezdim. Ne var işte; şu süpürgeciliğe başlayalı akşamdan akşama görüşüyoruz. Ortalığı kirletmiyorum. Dikkat ediyorum. Suyumu kendim içmek istiyorum gelin ona da alınıyor. Torunumla oynuyorum, anası da bu arada yemeği rahatça yapıyor, bulaşığı yıkıyor. Tatil günleri çocuğu alıp dışarı çıkıyorum. Oğlanla ikisi baş başa kalıyorlar. Gine de kimse memnun görünmüyor. Neyim fazla geliyor, neyi eksik yapıyorum?

    Hüsrev, büyük temiz arabalara doluşmuş kızlarla oğlanların yanından geçip gidişlerine bakıyor. Arabalar, asfalta yayılmış kuru yaprakları savuruyor. Dağılan yaprakları süpürgeyle bir araya getirmeye çalışıyor. Hüsrev: onların yüzleri bile somurtkan. Dünya ile aralarına bir duvar örmüşler gibi sanırsın. Hiçbir şeyi görmüyorlar. Bütün işleri de yolunda gibi gözüküyor. Kızlar oğlanların yanında fakat birbirlerinden de habersizler. Sigaralar içiyorlar, sigara içtiklerinin farkında değiller. Ohh, bir arabada kızlar ve oğlanlar bir arada olacağız… Şarkı söylemeyeceğiz. Bu gençlik olmalı! Benim oğlum da genç ama birbirleriyle çekişip duruyorlar. Sanırım benim varlığımdan.

    Köye dönsem mi? Ne olurdu ben geri gitseydim… Fakat kızlar evlenip, göçeli ve karısı öleli orada çok yalnız. Hüsrev hastalanıp ölümle yalnız karşılaşmaktan korkuyor. Başka hiç bir şeyden çekinmezdi. Sadece ölümden çekiniyordu. Oğlunun bir arkadaşı ona bu işi bulmadan önce daha kötüydü. Gelini sık sık ağlıyordu. Hala televizyon izlemeye komşulara gitmek kavganın başlamasına küçük bir sebep oluyordu. Bahsetmişti. Ben evde oturup çocuğa baksam oda çalışacakmış. Fakat bunu oğlum istemiyor. Evet, çocuğa bakarım, baş edemezsem ne olacak. Ona kötü bir şey olursa, caddeye kaçarsa? Kötü şans ve kazalardan rabbim korusun onu. Çok da eğlenceli afacan.

    Süpürgenin önündeki yaprakları hafifçe süpürüyor. Yaprakları süpürdüğü söylenemez. Süpürgeyi yere bir iki çalıyor ve tekrar bırakıyor. Bırakıyor geçen arabalar savurup dursun; savrulanlar savruldukları yerde kalsın. Aylıklarını biriktirse, geline bir televizyon alsa? Belki mutlu olur. Ama aylığımı oğlumunkine eklemezsem, günlük geçime destek olmazsa, gelin daha çok huysuzlanır. Oğlan bir şey diyemez, fakat bunalır. Oflayıp söylenir. Dün gece de işte: Diken üstünde kaldım. Açıkça söylenen bir laf yok. Gine de ortalıkta bir darlık. Sıkıcı bir şey. Yattım ya, yattığım yerin tavanını şöylece kaldırıp bir yana atıveresim geldi. Biraz hava. Azcık genişlik. Evler de birbirine çok yakın. Herkes birbirinin üstünde. Bir daralmadır gidiyor. Tut, desen ortalık karışacak. Burası iyi işte, geniş. Gelinin gözünden, oğlanın of poflarından uzak. Uzak ya, ne kadar? Bu kadar.

    Yeniden bir iki süpürge çalıyor yapraklara. Yapraklar çoğu yerde kaldırımla asfalt arasına yığışıp sıkışıyor. Dert edinip süpürgenin ucuyla kurtarmak gerekiyor. İsteksiz şekilde bir o yana, bir bu yana çalıyor süpürgenin ucunu Hüsrev: Dalga geçme Düz-yakalı, dalga geçme! Şimdi gözcüler laf ederler. “ doğru süpürsene yaşlı adam, doğru süpürsene!” derler. Bu işte gözü olan kaç kişi var. Kaptırırız da sonra…

    Gayrete geliyor; birkaç kez hevesle süpürüyor. Pazar dağılmamış olsa. Eve biraz öteberi götürse. Toruna bir şey, bir oyuncak. Ne kadar pahalı hepsi. En eskisi bile ne kadar pahalı: Kendim de ne kadar çok sigara içiyorum. Sanki çocukların hakkını yiyorum. Öyle geliyor. Oğlum azalttı, zaten yanımda da içemiyor daha. Onun sigara masrafı benimkinden az.

    Her sigara içişimde içimde aynı huzursuzluk: Şöyle bir gönül rahatlığıyla içemedim sigarayı!

    Süpürgenin önünde birkaç yaprak, öylece duruyor. Yolu süpürmesi gerektiğini unutmuş görünüyor. İşte, çok geniş, havadar bir yer. Fakat ortalıkta bir baskınlık: Offf! Yüreğinde kötü bir daralma. Lanet olası bu yapraklarda yapışıp yere kalıyor!

    Sabah işe başladığı saatteki hevesi yok. Daha üç yüz metre süpürmediği halde, yorulmuştu. Süpürgede artan bir mızmızlık, kararsızlık: ne yapsa? Geri mi dönse, kızların yanına mı gitse? Damatlarla daha kötü halde. Köydeki tarlayı akrabalara bıraktı. Üç eve birkaç torba bir şey gelirse, hiç yoktan iyi. Gelin, hasat zamanı, tarhana zamanı köye gelmek istemedi. Boşuna uğraşacakmış. Paran olacakmış da, hazırını alacakmışsın ki. Evi satsa? Sat gitsin. İçinde tek başına öleceğine, sat işte. Süpürgeyi bir iki, çabucak çırpıştırıyor: ya buralarda hiç olmazsan? Bu bungunluğa hiç dayanamazsan? Bıçak kemiğe dayanırsa? Dayanabilir. Gine de başını sokabileceğin bir yer. Baktın olmuyor, çeker gidersin! Dede, bana ne getirdin? Sana getirdim oğlum, üzüm, şeker, oyuncak, fıstık…

    Süpürgenin sopasına çenesini dayıyor, yüzünde bir gülümseme belirdi, çok kısa sürdü: gelin ona da kızar sonra. Olur, olmaz şeylere para harcıyorsunuz, der. Suçlanırım. Yarın. Öbürsü gün de el ayak tutmaz olacak… Ya bunarsam? Bunaklığımda yüzüme vurulursa ya? Of, oooff! Kendi evimde olsam fark etmez de, burada…

    Ne hava! Dingin, esintisiz. İşte, kömür kokusu burayı bile bastı. Yukarda bulutlar köpürmeye başladı ya, bakalım…

    Düzlüğü böyle böyle, süpürgeye yeniden isteksizce kattığı yapraklarla geçti. Yol aşağı inmeye, yaprakları da indirmeye başladı. Küçük yığına şaşkın bir şekilde baktı sonra: Bu da iş! Kadınların da kolayca baş edebileceği bir iş. Dünün kaç tarla sürmüş, kaç dönüm toprak bellemiş düz ayaklı Hüsrev’ine yakışıyor mu şimdi?

    Yoldan geçenlerin kendinse baktıklarını, haline güldüklerini sandı. Boguntunun üstüne bir de utanç geldi, kondu. Yüreği iyice ağırlaştı. Yaptığı işin pek küçük bir iş olduğundan haberli bulunduğunu ille göstermek istercesine, burnu kıvırtık iki süpürge daha çaldı yapraklara: Rezillik! Allahın kuru yaprakları işte. Olduğu gibi kalsalar sanki? Yel üfürür, su götürür. Bunun için bir de para ödüyorlar.

    Sanki, yolun kıyısına oturmuş da, önüne bir mendil açmış sandı. Sırtı ürperdi. “benim gibi, inşaatta çalışmazsın ki baba. Senin baş dönmelerin var. Yukarılardan düşersinde sonra, içimize dert olursun.” Oğlunun sesi. Yüzüne gelince; başına çoktan dert olmuşluğunu söyler.

    “Rüzgardan nem kaparsın, alınganın birisin Hüsrev,” derlerdi köyde de. Belki haklılar. Keşke haklı olsalar. Kimseye yük falan geldiği yok da, öyle sanıyor olsa keşke! İlle bu sıkıntı. Süpürgeden kaçan, asfalta yapışıp kalan şu tabak gibi yapraklar: ooff ! ooff! Ooff!

    Nefesinden fırlamışçasına güçlü bir esinti o sıra patlak veriyor. Hüsrev’in önündeki yaprakları bir anda aşağı doğru sürükleyip götürüyor. Bilmeden, istemeden çok şenlikli bir “ ooooo! Ooohhh!” çıkıyor ağzından. Bir an kendi sesine, içinden patlayıveren anlık pürüzsüz sevince şaşıyor. Utangaçlıkla çevresine bakınıyor. Yokuş aşağı esip giden yapraklara bakıyor. Yüzünde, sevinçle keder arası sıkışıp kalmış çizgiler.
     

Sayfayı Paylaş