Bunun İçine Adam Düşse Ne Olur?

In Makale, Teknoloji by Berker GüngörLeave a Comment

LHC

LHC halen dünyadaki en büyük ve karmaşık makine olma özelliğini koruyor.

CERN ve LHC isimlerini duyduysanız illa ki aklınıza bu soru takılmıştır, o makinenin içine çalışırken adam düşse ne olur?

İsviçre’deki CERN bünyesinde faaliyet göstermekte olan LHC (Large Hadron Collider – Büyük Hadron Çarpıştırıcı) halen insan uygarlığı tarafından üretilmiş en büyük ve karmaşık makinelerden biridir. Parçacık hızlandırıcılar nükleer çağın başlamasında büyük rol oynamış makinelerdir ve ilk örnekleri 1920’li yıllarda yapılmıştır. Bu cihazlar sayesinde bilim ve teknolojinin her alanında dev atılımların yapılması mümkün olmuştur.

Aslına bakarsanız parçacık hızlandırıcıların basit bir örneği yakın zamana kadar hemen her evde bulunuyordu. Tüplü televizyonların içinde bulunan teknoloji, basit bir parçacık hızlandırıcının fosfor kaplı cam ekrana elektronlar fırlatması prensibine dayanıyordu. Tabii bu bilgi ancak meraklısının dağarcığında olduğundan, senelerce televizyon seyretmiş insanlar bile LHC’nin kara delik oluşturup dünyayı yok edebileceğinden korkmuşlardır. Geçtiğimiz yıllarda bu korku bazı ülkelerde toplumsal isteri krizi geçirme seviyesine kadar çıkmıştı.

Uçuşan Parçacıklar

Parçacık hızlandırıcılar çalışma prensipleri ve yaptıkları iş açısından farklı türlere ayrılırlar. Ancak kısaca anlatmak gerekirse, bu cihazların yaptığı iş atomu oluşturan daha küçük parçacıkları (atom-altı parçacıklar) ışık hızına yakın hıza çıkarıp çarpıştırmaktır. Çarpışma sonucu ortaya çıkan radyasyon ve daha küçük parçacıkları algılayacak özel sensörlerle donatılan bu cihazlar, büyüyen ebatlarıyla orantılı olarak daha fazla enerji çeker ve hızlandırma yaparlar. İsviçre’deki LHC bugüne dek yapılmış en büyük çarpıştırıcıdır. Her defasında ateşlenmeye hazır hale gelmesi aylar süren çalışmalar gerektirir. Her defasında kaydedilen veriyi işlemek ise bir kaç yıllık çalışmaya ihtiyaç duyar.

Peki ama diyelim ki bir kaza sonucu LHC çalışırken içine bir organik yaşam formu, mesela bir insan düşse ne olurdu? Neredeyse ışık hızında ilerleyen parçacıklar tarafından anında buharlaştırılır mıydı? Yoksa jiletle doğranmış gibi ortadan ikiye mi kesilirdi? Ya da belki hiç bir şey olmaz mıydı? Bu soruyu arkadaşlarınıza sorsanız herkes farklı bir cevap verecektir şüphesiz. Ancak şansımıza bu konuda fikir yürütmemize gerek yok, çünkü zaten bilim tarihinde gerçekten de olmuş bir vakanın kayıtları var.

U-70

U-70 halen çalışıyor ve bilime hizmet ediyor.

Demir Perdenin Arkasında

Parçacık hızlandırıcılar sadece Batı ülkelerinde değil, Sovyetler Birliği’nde de kapsamlı olarak kullanılıyordu. Bunlardan biri de Yüksek Enerji Fiziği Enstitüsü tarafından işletilen ve bugün halen Rusya’nın en güçlü parçacık hızlandırıcısı konumunda olan U-70 kodlu cihazdı. LHC ile kıyaslandığında U-70’in hayli zayıf kaldığı söylenebilir. U-70 en fazla 76 GeV (giga elektron volt) gücünde proton çarpıştırabiliyor, oysa bu değer LHC için 14 TeV (terra elektron volt).

Peki 76 GeV gücünde bile olsa, bir proton ışınına maruz kalındığında ne oluyor? 13 Temmuz 1978 yılında U-70 üzerinde çalışan Anatoli Bugorski adlı uzman, bu sorunun cevabını bizzat öğrendi. Bugorski arızalanan cihaz üzerinde çalışırken kafası bir şekilde ana proton huzmesinin yoluna girdi. Işın Bugorski’nin kafasına arkadan girdi ve beyninden geçerek burnunun civarından çıktı.

Bugorski olay anında bir şey hissetmediğini, ancak kafasının içinde binlerce güneş parlaklığında bir ışığın çaktığını söylüyor. Işının enerjisi uzmanın kafasında dümdüz bir delik açmaya yetecek kadar yüksekti. Uzmanlar tam olarak ne kadar radyasyona maruz kaldığını bilmeseler de, yaklaşık olarak 200,000 ila 300,000 rad arasında olduğunu tahmin ediyorlar. Bu değer bir insanı kısa sürede öldürmeye yeter.

anatoli_bugorski

Anatoli Bugorski her şeye rağmen yaşamaya ve bilime hizmet etmeye devam ediyor.

Yeterince Geniş Değil

Bugorski ışına maruz kaldıktan kısa bir süre sonra yüzünün sol kısmı tanınmayacak derecede şişti ve derisi yüzülmeye başladı. Uzmanlar kendisini hastaneye kaldırdılar ve nasıl öleceğini gözlemlemeye başladılar, çünkü bu noktada teorik olarak yapabilecekleri pek fazla şey yoktu. Ancak Bugorski ölmedi, hastaneden taburcu oldu, doktora tezini verdi ve aslına bakarsanız hâlâ hayatta! Yüzünün sol tarafı felçli ve sol kulağı duymuyor. Ayrıca uçamıyor ya da ağzından ateş çıkaramıyor, yani süper bir gücü de yok. Ama ısrarla yaşamaya ve bilimle uğraşmaya devam ediyor. Peki ama ne oldu da bu adam kurtuldu?

Burada bütün iş dönüp dolaşıp yüksek enerjili proton ışınımın kalınlığına ve nereye vurduğuna dayanıyor. Parçacık hızlandırıcılar oluşturdukları ışının içinde seyreden parçacıkların çarpışmasını garantilemek için manyetik alanlar kullanarak bu ışınımları olabildiğince dar bir kalınlığa odaklarlar. Bugorski’yi vuran ışın da o kadar inceydi ki, geçtiği yerde yok ettiği hücre sayısı pek fazla olmamıştı. Ayrıca ışın çok dar olduğundan geçtiği bölgeye çok fazla radyasyon bırakamamıştı. Bunun da ötesinde, beyinde vurduğu hat üzerinde birinci dereceden yaşamsal bir merkez de bulunmuyordu ki, bu da Bugorski’nin şansıydı. Eğer ışın çok daha geniş odaklı olsa ve beyindeki önemli bir merkeze ya da kalp gibi bir organa isabet etmiş olsaydı, Bugorski anında ölecekti.

Tabii bir adamın şanslı olması, parçacık hızlandırıcıların etkisiz olduğu anlamına gelmiyor. Sonuçta yüksek hızlı bir proton ışını teoride bir tankı bile tereyağı gibi kesebilir. Zaten bilim-kurgu filmlerinde bu tür silahların bulunması ve uzmanların da bu tür silahlar üzerine çalışması boşuna değil. Ancak şimdilik böyle bir silahı yapacak ve savaş alanında çalıştıracak teknolojiye pek sahip değiliz. Atom ve hidrojen bombalarını saymazsanız tabii…