Kalbimden ufak bir kıvılcımla başlıyorum sözlerime.
Yavaşça yakıyorum altını satırların; yanan bir kâğıttaki şiir bu.
Yırtıyorum yıldızlarınla galaksiyi, gör karanlığın yok olduğunu
Şiirlerle yüklüyorum rüzgârı, esir ediyorum doğa denen sensizi.
Satırlardan çiçekler doğuruyor, harflerimle evli bu toprak.
Akrep ve yelkovan görevindeyken anlamsız geliyor ölmek için koşmak ya da yorulmak.
Hah, böyle demiştim işte damarlarım çalınmadan önce.
Yakışırmış aşk kanıma, yakışırmış özleri gözlerime; bilmiyordum.
Saatlerdeki sayıların bile ikircikli olduğuna inanmaya başlamıştım.
Günler de değişiyordu; her gün bayram, her gün arife.
Ve şöyle şeyler demeye başladım:
Koşmak ve yorulmak artık bekar değil,
nikâhlarca bağlı başı, gönlümdeki payidar bakışlıyla.
Gupse bir gülümsemede yaşam veriyorum ben.
Sordum ona: “Şeytanların rüyalarına giren melek, sen misin?”
Şekerrenk idim artık meyusluk denen silleden.
Ceplerimde dahi tebessüm taşırdım; ölüm terk mi etmişti boğazımı?
Bakışları ahiretin iplerine makastı, sözlerinde özlerim aks ediyordu.
Hiçbir karanlık yoktu; peki ona rağmen nasıl parlıyordu?
Nur ağlayan bulutlar üstünde gezinirdi.
Korkutan bir mutluluk peydah oluyordu bendeki kokusundan.
Kalem unutmuyordu ama görevini; her an yazılıyordu mektubum.
Neyselerle umut bulan bir serzeniş benimkisi.
Es geçiyordum gözlerine bakarak hayatı; pek tabii mutluydum.
İçim yanınca koşuyor bakışları, nakşediyor kışları.
Kışlarında dahi aşk ediyor buzları; nasıl sevmeyeyim?
Soğuğun yakıcı etkisini aşkın alevi sanan bir Mecnun’dum ben.
Kaderin bile unutma eşiğine geldiği bir noktada sarılıyordum sana.
Sırtında taşıyordu zaman seni, bense senin sırtındaydım.
Ezeliyetin bahşettiği narin bir sırdım; ezeliyetim ise sen.
Çiğneyip yutuyordum aynaları, kendimi görememekten.
Değişiyordu çarkı bu mutluluğun; esmiyordu gafil rüzgârım.
Saplanmaktaydı ben denen unutulmuş, sazını çalıyordu hayat ağacımın kökleri.
Mürekkeple anlaşmaya başlıyordu mektubun kâğıdı.
Yazılıyordum içine ama henüz hazır değildi.
Yemin ettiğim gölgelerle sohbet tekrar başlıyordu.
Hediyemi de eksik etmemişler; kelimelerimden çerçeveli.
Binbir günahımdan bir resimdi, boyası ise iltifatlarım olan.
Reddetmiştim; benimkisi nihai, benimkisi ulvi.
“Sırat kalın kalıyordu,” demiştim hatta; kör göz keskinlikten ne anlar?
Zerafet sandığım bir yalanmış; sağır kulak sözden ne anlar?
Cennete giden yol sandım; topal ayak adımdan ne anlar?
Kefensizlik istiyordum, ölünce dahi ona sarılmak.
Ölü beden dediğin, sarılmaktan ne anlar?
Daha akmadan kuruyor bu gözyaşlarım; öylesine yanıyor içerim.
Hayat sofrasının kırıntılarını topluyorum yaşamak umuduyla.
Ay dahi korkup kaçıyor ağladığım gecelerde.
Hiçliğim bile yok benim; gezeyim derken gönlünde.
Yokluğumu bile çalmış, ölümle anlaşmalı nefesler bırakmış.
Özlenebilir bir gelecek olan cennet çok uzak değil artık.
Vadesini bitirdiğim mutluluğun yeni sesi artık çığlık.
Kırbaçlıyor borçlu olduğum canım seslerimi.
Cüzdanımda bile kiralık gözyaşları var artık.
Kendi üzüntümü bile ben yaşayamıyorum.
Kaderim bir örgü ustası; iplik iplik işlemiş ölümümü.
Nakşediyormuş derimden olan kumaşa, ben daha göremeden önümü.
Yarın gelemeyecek, biliyorum; yaşadım ben son dünümü.
Azrail gelip alacak, hakkına girdiğim bu canın öcünü.
Bazen yaşamak değil, nefes vermek insanın çözümü.
Kâğıt yanmak, mektup varmak üzere; kesiyorlar sözümü.
Yavaşça yakıyorum altını satırların; yanan bir kâğıttaki şiir bu.
Yırtıyorum yıldızlarınla galaksiyi, gör karanlığın yok olduğunu
Şiirlerle yüklüyorum rüzgârı, esir ediyorum doğa denen sensizi.
Satırlardan çiçekler doğuruyor, harflerimle evli bu toprak.
Akrep ve yelkovan görevindeyken anlamsız geliyor ölmek için koşmak ya da yorulmak.
Hah, böyle demiştim işte damarlarım çalınmadan önce.
Yakışırmış aşk kanıma, yakışırmış özleri gözlerime; bilmiyordum.
Saatlerdeki sayıların bile ikircikli olduğuna inanmaya başlamıştım.
Günler de değişiyordu; her gün bayram, her gün arife.
Ve şöyle şeyler demeye başladım:
Koşmak ve yorulmak artık bekar değil,
nikâhlarca bağlı başı, gönlümdeki payidar bakışlıyla.
Gupse bir gülümsemede yaşam veriyorum ben.
Sordum ona: “Şeytanların rüyalarına giren melek, sen misin?”
Şekerrenk idim artık meyusluk denen silleden.
Ceplerimde dahi tebessüm taşırdım; ölüm terk mi etmişti boğazımı?
Bakışları ahiretin iplerine makastı, sözlerinde özlerim aks ediyordu.
Hiçbir karanlık yoktu; peki ona rağmen nasıl parlıyordu?
Nur ağlayan bulutlar üstünde gezinirdi.
Korkutan bir mutluluk peydah oluyordu bendeki kokusundan.
Kalem unutmuyordu ama görevini; her an yazılıyordu mektubum.
Neyselerle umut bulan bir serzeniş benimkisi.
Es geçiyordum gözlerine bakarak hayatı; pek tabii mutluydum.
İçim yanınca koşuyor bakışları, nakşediyor kışları.
Kışlarında dahi aşk ediyor buzları; nasıl sevmeyeyim?
Soğuğun yakıcı etkisini aşkın alevi sanan bir Mecnun’dum ben.
Kaderin bile unutma eşiğine geldiği bir noktada sarılıyordum sana.
Sırtında taşıyordu zaman seni, bense senin sırtındaydım.
Ezeliyetin bahşettiği narin bir sırdım; ezeliyetim ise sen.
Çiğneyip yutuyordum aynaları, kendimi görememekten.
Değişiyordu çarkı bu mutluluğun; esmiyordu gafil rüzgârım.
Saplanmaktaydı ben denen unutulmuş, sazını çalıyordu hayat ağacımın kökleri.
Mürekkeple anlaşmaya başlıyordu mektubun kâğıdı.
Yazılıyordum içine ama henüz hazır değildi.
Yemin ettiğim gölgelerle sohbet tekrar başlıyordu.
Hediyemi de eksik etmemişler; kelimelerimden çerçeveli.
Binbir günahımdan bir resimdi, boyası ise iltifatlarım olan.
Reddetmiştim; benimkisi nihai, benimkisi ulvi.
“Sırat kalın kalıyordu,” demiştim hatta; kör göz keskinlikten ne anlar?
Zerafet sandığım bir yalanmış; sağır kulak sözden ne anlar?
Cennete giden yol sandım; topal ayak adımdan ne anlar?
Kefensizlik istiyordum, ölünce dahi ona sarılmak.
Ölü beden dediğin, sarılmaktan ne anlar?
Daha akmadan kuruyor bu gözyaşlarım; öylesine yanıyor içerim.
Hayat sofrasının kırıntılarını topluyorum yaşamak umuduyla.
Ay dahi korkup kaçıyor ağladığım gecelerde.
Hiçliğim bile yok benim; gezeyim derken gönlünde.
Yokluğumu bile çalmış, ölümle anlaşmalı nefesler bırakmış.
Özlenebilir bir gelecek olan cennet çok uzak değil artık.
Vadesini bitirdiğim mutluluğun yeni sesi artık çığlık.
Kırbaçlıyor borçlu olduğum canım seslerimi.
Cüzdanımda bile kiralık gözyaşları var artık.
Kendi üzüntümü bile ben yaşayamıyorum.
Kaderim bir örgü ustası; iplik iplik işlemiş ölümümü.
Nakşediyormuş derimden olan kumaşa, ben daha göremeden önümü.
Yarın gelemeyecek, biliyorum; yaşadım ben son dünümü.
Azrail gelip alacak, hakkına girdiğim bu canın öcünü.
Bazen yaşamak değil, nefes vermek insanın çözümü.
Kâğıt yanmak, mektup varmak üzere; kesiyorlar sözümü.