Öncelikle şunu diyeyim; bende aidiyetsiz yaşanmayacağını düşünüyorum ama aidiyetin seçilebileceğini savunuyorum. Kök denilen şey, sadece bir toprağa veya rastgele bir dna'ya dayalı olduğunda, bu bir başarı değil, sadece bir maruz kalmadır. Bana göre; bir insanın içine doğduğu dili konuşması veya o coğrafyanın bayrağına sarılması, onun bir birey olduğunu değil, sadece o çevrenin bir ürünü olduğunu gösterir. Asıl aydınlanma, kişinin kendisine dayatılan bu doğuştan aidiyeti silip, ait olacağı toplumu ve değerler bütününü kendi kriterlerine göre seçmesidir.
Bu durum aidiyetsizlik veya vatansızlık değil, aksine aidiyetin çok daha yenilmez bir zemine, yani seçilmiş bir topluma taşınmasıdır. İnsan, rastgele bir şekilde yan yana geldiği kişilerle değil; vizyonu, disiplini ve rasyonalitesi uyuşan bir topluma kök salmalıdır. Türkiye gibi coğrafyalarda buna verilen tepki, insanların kendi verilmiş kimlikleri dışında bir varlık gösterememelerinden kaynaklanan bir savunma gibi bir şey.
Yani fikrim bu ben verilen aidiyeti değil, seçilmiş aidiyeti savunuyorum. Bu illa ki bir millet olmak zorunda da değil. Eğer bir insan Türkiye'ye bakıp ona verilen değerlere, yaşam standardına bakıp "bu bana uygun değil" diyebilir. Ve bunun sonucunda gidip "ben şu ülkeye/değerlere/ahlaka/dine aidim." diyebilir. Bunun sonucunda ona "ya bu coğrafya da aidiyetsiz yaşanmaz" demek anlamsızdır, adam kafadan buraya aidiyeti silmiş neden buraya bir endişe duysun ki? "Yaşanmazsa yaşanmasın çokta umurumda ben gidene kadar yaşansın yeter." der ve geçer.
Türkiye gibi zor bir ülkede bireyci yaşamak bir lüks değil, aslında bir gereklilik. İnsanlar sanıyor ki duygulara ve topluma tutunmak bizi korur. Oysa tam tersi, ortalık karıştığında, ekonomik kriz çıktığında ya da işler sarpa sardığında seni kurtaracak olan şey "biz kimiz?" diye bağırmak değil, senin kendi elindeki imkanların, eğitimin ve ne kadar bağımsız olduğundur.
Bu asıl gerçekçiliktir. Çünkü duygularla hareket eden bir toplumda yaşıyorsan, senin onlardan daha soğukkanlı olman gerekir ki hayatta kalabilesin. Bir yangın çıktığında herkes birbirine sarılıp ağlarsa hepsi yanar. Ama biri çıkış kapısını bulursa o kurtulur. İşte bu yüzden Türkiye'de "benim önceliğim kendimim, millet için ölmek/yaşamak zorunda değilim" demek, aslında kendini (bana göre) o yangından korumaktır.
İnsanların bu kadar öfkelenmesi de, onlar kendilerini bir grubun parçası olmaya öyle alıştırmışlar ki, tek başlarına bir hiç olduklarını düşünüyorlar. "Ben bireyim ve şunları savunuyorum" dediğinde onlara çocukluktan beri gördükleri tüm değerlerin boşa olduğunu düşündürtüyorsun, doğal olarak Türkiye gibi ideolojilerle kimliğin iç içe geçtiği bir yerde insanların aslında kimliklerine saldırıyorsun. "Nasıl ya böyle bir insan olabilir mi?" diyorlar. Bana göre, köklerini kendi seçen bir insan, kökleri ona zorla verilen bir insandan her zaman daha güçlüdür.