Modern gençlikte ideolojilerin reddi ve toplumsal aidiyetin sosyolojik analizi

  • Konuyu başlatan lieys
  • Başlangıç Tarihi
  • Mesaj 18
  • Görüntüleme 457
Evet sen yazdığında kaldırdım zaten bana da saçma geldi. Amerika bayrağı koymamın sebebi Amerika'yı sevmemden kaynaklı değil. 1773'ü temsil etmesinden kaynaklıydı şu an sadece Gadsden var.

Teşekkür ederim açıkladığın için.
 
Hayır, kesinlikle onları kullanamazsınız (!). Çünkü kendisi bolca düşünür dinlemiş, kullanılan kelimeleri ezberlemiş ve bize onların en uç noktalarındaki düşüncelerini anlatıyor, çünkü kendi fikrini edinecek olgunlukta ve yeterlilikte olduğunu sanmıyorum.
Yani açıkçası kaç konudur bunu söylüyor. Önemli olan fikir. Ne olacak ki düzelttiriyorsam. Onu söylemek yerine, dediklerime cevap verse daha hoş olur. İlginç, değişik geliyor.
 
Hayır, kesinlikle onları kullanamazsınız (!). Çünkü kendisi bolca düşünür dinlemiş, kullanılan kelimeleri ezberlemiş ve bize onların en uç noktalarındaki düşüncelerini anlatıyor, çünkü kendi fikrini edinecek olgunlukta ve yeterlilikte olduğunu sanmıyorum.
Hani senin ne fikrin var ki, göremiyoruz. Fen edebiyat fakültesinde profesör filansın da haberimiz mi yok? Kimsenin yapay zeka kullanımına laf etmedim eleştirmeye yer araman komedi...

Yani açıkçası kaç konudur bunu söylüyor. Önemli olan fikir. Ne olacak ki düzelttiriyorsam. Onu söylemek yerine, dediklerime cevap verse daha hoş olur. İlginç, değişik geliyor.
2. Söyleyişim 😀 Birazdan yazacağım okumadım.
 
Gerçekten uzun uzadiya bunun sebebini, ne gibi bir düşüncenin ortamın bu düşüncelere yol açtığını konuşsak konuşuruz da gerek var mı sizce? Kaç gündür 1 egoist arkadaş konu açtı diye herkesin tadı kaçtı, bu açılan 3. konu falan artık bu olaylar hakkında.

Şunu da eklemek gerek, bu arkadaşlara nazik konuşarak laf anlatamazsınız, görüyorum bazılarınız uğraşıyor, ancak boşa kürek çekiyorsunuz üzgünüm.

Bu tipleme iki felsefe akimindan bahseder yazısında, iki bknz koyar, iki filozofdan bahseder felsefi terimler kullanır bilgili zannedersin. Daha doğrusu kendisinin amacı budur. Ama bu adamin fikirlerini açıp baksan içi bomboştur. Dışı ne kadar süslü püslü ise içi de bir o kadar acınası haldedir.

Bu coğrafyada milliyetçi olmamak, ülkeni sevmemek, bayrağa ona buna karşı olmak kendi ölüm fermanını imzalamaktir. Görmüyor musunuz çevremizdeki tehditleri? İsviçre gibi ülkelerde rahat batıyor adamlara, ondan sonra değişik düşüncelere burunebiliyorlar. Sen Türkiye'de yaşıyorsun, neyine senin bu tarz düşünceler? İçimizde hain bir grup var, bizi bölmek için yıllardır ugrasiyorlar bir de bunlar çıkıp biz ırklari kabul etmiyoruz diyor.

Muhtemelen bu dediklerim bu arkadaşlar için masal gibi, amcaların konuştuğu şeyler gibi gelecek. Ama olur da ileride ülkesi bölünür, o zaman anlayacak ne demek istediğimi. Ama iş işten geçmiş olacak. Türkiye'de yaşayan her birey istisnasız ülkesini, milletini ırkını sevmeli saymalı. Atatürkçü olmazsak, irkim yok diye gezinirsek, ABD yalaması olursak kim kurtaracak bizi? Türk'ün Türk'ten başka dostu mu var da bunları diyorsunuz yapmayın gözünüzü seveyim.

Çok çok gereksiz fazla konuştuk bu konuları da. Bu saçma bir cevap gelmediği sürece son mesajım olacak muhtemelen. Size de önerim artık bu arkadaslari kendi haline bırakıp, açıklama yapmayı derhal kesmeniz. Egoizm felsefesini benimseyen insanlara laf anlatamazsiniz. İyi sosyaller.
 
Öncelikle şunu diyeyim; bende aidiyetsiz yaşanmayacağını düşünüyorum ama aidiyetin seçilebileceğini savunuyorum. Kök denilen şey, sadece bir toprağa veya rastgele bir dna'ya dayalı olduğunda, bu bir başarı değil, sadece bir maruz kalmadır. Bana göre; bir insanın içine doğduğu dili konuşması veya o coğrafyanın bayrağına sarılması, onun bir birey olduğunu değil, sadece o çevrenin bir ürünü olduğunu gösterir. Asıl aydınlanma, kişinin kendisine dayatılan bu doğuştan aidiyeti silip, ait olacağı toplumu ve değerler bütününü kendi kriterlerine göre seçmesidir.

Bu durum aidiyetsizlik veya vatansızlık değil, aksine aidiyetin çok daha yenilmez bir zemine, yani seçilmiş bir topluma taşınmasıdır. İnsan, rastgele bir şekilde yan yana geldiği kişilerle değil; vizyonu, disiplini ve rasyonalitesi uyuşan bir topluma kök salmalıdır. Türkiye gibi coğrafyalarda buna verilen tepki, insanların kendi verilmiş kimlikleri dışında bir varlık gösterememelerinden kaynaklanan bir savunma gibi bir şey.

Yani fikrim bu ben verilen aidiyeti değil, seçilmiş aidiyeti savunuyorum. Bu illa ki bir millet olmak zorunda da değil. Eğer bir insan Türkiye'ye bakıp ona verilen değerlere, yaşam standardına bakıp "bu bana uygun değil" diyebilir. Ve bunun sonucunda gidip "ben şu ülkeye/değerlere/ahlaka/dine aidim." diyebilir. Bunun sonucunda ona "ya bu coğrafya da aidiyetsiz yaşanmaz" demek anlamsızdır, adam kafadan buraya aidiyeti silmiş neden buraya bir endişe duysun ki? "Yaşanmazsa yaşanmasın çokta umurumda ben gidene kadar yaşansın yeter." der ve geçer.

Türkiye gibi zor bir ülkede bireyci yaşamak bir lüks değil, aslında bir gereklilik. İnsanlar sanıyor ki duygulara ve topluma tutunmak bizi korur. Oysa tam tersi, ortalık karıştığında, ekonomik kriz çıktığında ya da işler sarpa sardığında seni kurtaracak olan şey "biz kimiz?" diye bağırmak değil, senin kendi elindeki imkanların, eğitimin ve ne kadar bağımsız olduğundur.

Bu asıl gerçekçiliktir. Çünkü duygularla hareket eden bir toplumda yaşıyorsan, senin onlardan daha soğukkanlı olman gerekir ki hayatta kalabilesin. Bir yangın çıktığında herkes birbirine sarılıp ağlarsa hepsi yanar. Ama biri çıkış kapısını bulursa o kurtulur. İşte bu yüzden Türkiye'de "benim önceliğim kendimim, millet için ölmek/yaşamak zorunda değilim" demek, aslında kendini (bana göre) o yangından korumaktır.

İnsanların bu kadar öfkelenmesi de, onlar kendilerini bir grubun parçası olmaya öyle alıştırmışlar ki, tek başlarına bir hiç olduklarını düşünüyorlar. "Ben bireyim ve şunları savunuyorum" dediğinde onlara çocukluktan beri gördükleri tüm değerlerin boşa olduğunu düşündürtüyorsun, doğal olarak Türkiye gibi ideolojilerle kimliğin iç içe geçtiği bir yerde insanların aslında kimliklerine saldırıyorsun. "Nasıl ya böyle bir insan olabilir mi?" diyorlar. Bana göre, köklerini kendi seçen bir insan, kökleri ona zorla verilen bir insandan her zaman daha güçlüdür.
 
Öncelikle şunu diyeyim; bende aidiyetsiz yaşanmayacağını düşünüyorum ama aidiyetin seçilebileceğini savunuyorum. Kök denilen şey, sadece bir toprağa veya rastgele bir dna'ya dayalı olduğunda, bu bir başarı değil, sadece bir maruz kalmadır. Bana göre; bir insanın içine doğduğu dili konuşması veya o coğrafyanın bayrağına sarılması, onun bir birey olduğunu değil, sadece o çevrenin bir ürünü olduğunu gösterir. Asıl aydınlanma, kişinin kendisine dayatılan bu doğuştan aidiyeti silip, ait olacağı toplumu ve değerler bütününü kendi kriterlerine göre seçmesidir.

Bu durum aidiyetsizlik veya vatansızlık değil, aksine aidiyetin çok daha yenilmez bir zemine, yani seçilmiş bir topluma taşınmasıdır. İnsan, rastgele bir şekilde yan yana geldiği kişilerle değil; vizyonu, disiplini ve rasyonalitesi uyuşan bir topluma kök salmalıdır. Türkiye gibi coğrafyalarda buna verilen tepki, insanların kendi verilmiş kimlikleri dışında bir varlık gösterememelerinden kaynaklanan bir savunma gibi bir şey.

Yani fikrim bu ben verilen aidiyeti değil, seçilmiş aidiyeti savunuyorum. Bu illa ki bir millet olmak zorunda da değil. Eğer bir insan Türkiye'ye bakıp ona verilen değerlere, yaşam standardına bakıp "bu bana uygun değil" diyebilir. Ve bunun sonucunda gidip "ben şu ülkeye/değerlere/ahlaka/dine aidim." diyebilir. Bunun sonucunda ona "ya bu coğrafya da aidiyetsiz yaşanmaz" demek anlamsızdır, adam kafadan buraya aidiyeti silmiş neden buraya bir endişe duysun ki? "Yaşanmazsa yaşanmasın çokta umurumda ben gidene kadar yaşansın yeter." der ve geçer.

Türkiye gibi zor bir ülkede bireyci yaşamak bir lüks değil, aslında bir gereklilik. İnsanlar sanıyor ki duygulara ve topluma tutunmak bizi korur. Oysa tam tersi, ortalık karıştığında, ekonomik kriz çıktığında ya da işler sarpa sardığında seni kurtaracak olan şey "biz kimiz?" diye bağırmak değil, senin kendi elindeki imkanların, eğitimin ve ne kadar bağımsız olduğundur.

Bu asıl gerçekçiliktir. Çünkü duygularla hareket eden bir toplumda yaşıyorsan, senin onlardan daha soğukkanlı olman gerekir ki hayatta kalabilesin. Bir yangın çıktığında herkes birbirine sarılıp ağlarsa hepsi yanar. Ama biri çıkış kapısını bulursa o kurtulur. İşte bu yüzden Türkiye'de "benim önceliğim kendimim, millet için ölmek/yaşamak zorunda değilim" demek, aslında kendini (bana göre) o yangından korumaktır.

İnsanların bu kadar öfkelenmesi de, onlar kendilerini bir grubun parçası olmaya öyle alıştırmışlar ki, tek başlarına bir hiç olduklarını düşünüyorlar. "Ben bireyim ve şunları savunuyorum" dediğinde onlara çocukluktan beri gördükleri tüm değerlerin boşa olduğunu düşündürtüyorsun, doğal olarak Türkiye gibi ideolojilerle kimliğin iç içe geçtiği bir yerde insanların aslında kimliklerine saldırıyorsun. "Nasıl ya böyle bir insan olabilir mi?" diyorlar. Bana göre, köklerini kendi seçen bir insan, kökleri ona zorla verilen bir insandan her zaman daha güçlüdür.
Bakış açısı için müteşekkirim hocam, yazdığınız metine Nietzsche'nin Avrupa'yı gezmesi ve genelde halk arasında "Doğduğum yer değil, baba olduğum yer vatanımdır." olarak bilinen fakat orijinali "Nicht woher ich komme ist meine Heimat, sondern wohin ich gehe.“ yani “Vatanım geldiğim yer değil, gittiğim yerdir.” sözü de eklenebilir. Elinize sağlık
1769805960156.png
 
Son düzenleme:
Öncelikle şunu diyeyim; bende aidiyetsiz yaşanmayacağını düşünüyorum ama aidiyetin seçilebileceğini savunuyorum. Kök denilen şey, sadece bir toprağa veya rastgele bir dna'ya dayalı olduğunda, bu bir başarı değil, sadece bir maruz kalmadır. Bana göre; bir insanın içine doğduğu dili konuşması veya o coğrafyanın bayrağına sarılması, onun bir birey olduğunu değil, sadece o çevrenin bir ürünü olduğunu gösterir. Asıl aydınlanma, kişinin kendisine dayatılan bu doğuştan aidiyeti silip, ait olacağı toplumu ve değerler bütününü kendi kriterlerine göre seçmesidir.

Bu durum aidiyetsizlik veya vatansızlık değil, aksine aidiyetin çok daha yenilmez bir zemine, yani seçilmiş bir topluma taşınmasıdır. İnsan, rastgele bir şekilde yan yana geldiği kişilerle değil; vizyonu, disiplini ve rasyonalitesi uyuşan bir topluma kök salmalıdır. Türkiye gibi coğrafyalarda buna verilen tepki, insanların kendi verilmiş kimlikleri dışında bir varlık gösterememelerinden kaynaklanan bir savunma gibi bir şey.

Yani fikrim bu ben verilen aidiyeti değil, seçilmiş aidiyeti savunuyorum. Bu illa ki bir millet olmak zorunda da değil. Eğer bir insan Türkiye'ye bakıp ona verilen değerlere, yaşam standardına bakıp "bu bana uygun değil" diyebilir. Ve bunun sonucunda gidip "ben şu ülkeye/değerlere/ahlaka/dine aidim." diyebilir. Bunun sonucunda ona "ya bu coğrafya da aidiyetsiz yaşanmaz" demek anlamsızdır, adam kafadan buraya aidiyeti silmiş neden buraya bir endişe duysun ki? "Yaşanmazsa yaşanmasın çokta umurumda ben gidene kadar yaşansın yeter." der ve geçer.

Türkiye gibi zor bir ülkede bireyci yaşamak bir lüks değil, aslında bir gereklilik. İnsanlar sanıyor ki duygulara ve topluma tutunmak bizi korur. Oysa tam tersi, ortalık karıştığında, ekonomik kriz çıktığında ya da işler sarpa sardığında seni kurtaracak olan şey "biz kimiz?" diye bağırmak değil, senin kendi elindeki imkanların, eğitimin ve ne kadar bağımsız olduğundur.


İnsanların bu kadar öfkelenmesi de, onlar kendilerini bir grubun parçası olmaya öyle alıştırmışlar ki, tek başlarına bir hiç olduklarını düşünüyorlar. "Ben bireyim ve şunları savunuyorum" dediğinde onlara çocukluktan beri gördükleri tüm değerlerin boşa olduğunu düşündürtüyorsun, doğal olarak Türkiye gibi ideolojilerle kimliğin iç içe geçtiği bir yerde insanların aslında kimliklerine saldırıyorsun. "Nasıl ya böyle bir insan olabilir mi?" diyorlar. Bana göre, köklerini kendi seçen bir insan, kökleri ona zorla verilen bir insandan her zaman daha güçlüdür.
Özetle kendi benliğinizi seçmenin daha iyi güçlü bir zemin olacağını söylemişsiniz. Bende buna katılıyorum. Ancak Türk kimliğini, kültürünü, dilini benimseyen herkes bunu dogma olarak kabul etmiyor. Şayet ben tarihi araştırdıkça, Türk tarihine ve kültürüne hayranlık duyaraktan Türk kimliğini benimsedim.
Türkiye gibi zor bir ülkede bireyci yaşamak bir lüks değil, aslında bir gereklilik. İnsanlar sanıyor ki duygulara ve topluma tutunmak bizi korur. Oysa tam tersi, ortalık karıştığında, ekonomik kriz çıktığında ya da işler sarpa sardığında seni kurtaracak olan şey "biz kimiz?" diye bağırmak değil, senin kendi elindeki imkanların, eğitimin ve ne kadar bağımsız olduğundur.

Bu asıl gerçekçiliktir. Çünkü duygularla hareket eden bir toplumda yaşıyorsan, senin onlardan daha soğukkanlı olman gerekir ki hayatta kalabilesin. Bir yangın çıktığında herkes birbirine sarılıp ağlarsa hepsi yanar. Ama biri çıkış kapısını bulursa o kurtulur. İşte bu yüzden Türkiye'de "benim önceliğim kendimim, millet için ölmek/yaşamak zorunda değilim" demek, aslında kendini (bana göre) o yangından korumaktır.
Buraya katılmıyorum. Bireyci toplumlar genellikle savunma refleksi olmayan zayıf-pasif toplumlardır. Düşük bir fedakarlık eşikleri vardır. Kendilerini düşündükleri için kendilerini kötü etkileyebilecek büyük risk almaktan çekinirler. Örnek olarak bugün bireyci bir zihniyete sahip olan ülkelere bakarsanız oranın insanlarının vatanınızı müdafaa eder misiniz? Sorularına cevabı büyük çoğunlukla hayır. Bu toplumlar çoğunlukla kendilerini savunmaktan aciz , askere ve dış yardıma ihtiyaç duyuyorlar. Sadece dış tehdit olmadığında işliyor. Yani bireycilik barış rejimidir, savaşta kaybederler. Bugün avrupanın nasıl bir panik içinde olduğu belli. Hele ki bunu Türkiyede denersen hiç olmaz. ABD gibi aşırı zengin değiliz, coğrafyamız onlar gibi 4 yanı deniz değil. Aksine 4 tarafımız tehditlerle dolu. Yani aslında siz birey bazlı konuşuyorsunuz ben toplum bazı konuşuyorum. Birey olarak belki karlı çıkabilirsiniz ama toplum - ülke bazında berbat bir konuma düşerseniz ve bu ister istemez uzun vadede sizi de kötü etkiler. Yani işin devlet boyutundan bakarsak çok kötü sonuçları var.

Türk tarihine bakarsanız Türklerin tarih boyunca bu kadar kıt bir nüfusa rağmen kendilerinden çok daha yüksek nüfusa ve kaynağa sahip toplumlara karşın nasıl dünyanın dört bir yanına yayılıp hükümdar oldukları bellidir. Bu da zamanın Türk toplumunun militarist-teşkilatçı yapısından kaynaklanır. Bireyler kendi başına hareket ettiğinde pek bir fark yaratamazlar ancak kollektivist bir bilinç, bir gaye yaratırsanız ki bunun yolu çoğunlukla milliyetçilikten geçer, ortaya çıkacak sonuçlar çok daha büyük olur. Milli bağlar toplumsal dayanışmayı arttırıp, toplumsal yozlaşmayı düşürür. Türk tarihinden örnek verdik, 2.dünya savaşında alman ve italyanların bu kadar hızlı kalkınmalarının ana sebebi de bu. Onları övmüyorum sadece örnek vermek için kullandım.

Türk toplumu bireyci bir toplum olsaydı işgal dönemi çok daha kötü biterdi bizim için. Bir kere bir gaye altında toplanamayacağımızdan Yunanlar ilerleyecek ve Türkleri cani bir şekilde katletmeye devam edecekti. En iyi ihtimal anadoludan sürgün edilecek, büyük olasılıkla ise Türk nüfusuna soykırım yapılacaktı. Muhtemelen bugün bu yazıyı bile yazamazdık.

Bugünde Türkiyeye bir tehdit olursa onu ikince kere kurtaracaklar milliyetçiler olacak. Mesela elit askerler bireycilikten uzaklardır. Şayet bu gibi insanların kafa yapılarını da mutluluk, hayatta kalma , zevk gibi hayat gayesi güdenler anlayamaz. Bu insanlar kendilerinden daha büyük bir amaç uğruna yaşamayı bilmişler. Yani aslında bakarsanız hayvani taraflarını yenmişler, uzun vadeli anlam, bilinçli fedakârlık, İrade temelli davranış gösteriyorlar. Zaten bu insanların bilinci-iradesi yüksektir aldıkları eğitimden dolayı. Beynin iradeyle ilgili bölümleri anlamlandırılmış-bilinçli acı ile büyür.

Özetle anlatmak istediğim şey: Birey için rasyonel olan, toplum için yıkıcı olabilir.
 
Özetle kendi benliğinizi seçmenin daha iyi güçlü bir zemin olacağını söylemişsiniz. Bende buna katılıyorum. Ancak Türk kimliğini, kültürünü, dilini benimseyen herkes bunu dogma olarak kabul etmiyor. Şayet ben tarihi araştırdıkça, Türk tarihine ve kültürüne hayranlık duyaraktan Türk kimliğini benimsedim.

Buraya katılmıyorum. Bireyci toplumlar genellikle savunma refleksi olmayan zayıf-pasif toplumlardır. Düşük bir fedakarlık eşikleri vardır. Kendilerini düşündükleri için kendilerini kötü etkileyebilecek büyük risk almaktan çekinirler. Örnek olarak bugün bireyci bir zihniyete sahip olan ülkelere bakarsanız oranın insanlarının vatanınızı müdafaa eder misiniz? Sorularına cevabı büyük çoğunlukla hayır. Bu toplumlar çoğunlukla kendilerini savunmaktan aciz , askere ve dış yardıma ihtiyaç duyuyorlar. Sadece dış tehdit olmadığında işliyor. Yani bireycilik barış rejimidir, savaşta kaybederler. Bugün avrupanın nasıl bir panik içinde olduğu belli. Hele ki bunu Türkiyede denersen hiç olmaz. ABD gibi aşırı zengin değiliz, coğrafyamız onlar gibi 4 yanı deniz değil. Aksine 4 tarafımız tehditlerle dolu. Yani aslında siz birey bazlı konuşuyorsunuz ben toplum bazı konuşuyorum. Birey olarak belki karlı çıkabilirsiniz ama toplum - ülke bazında berbat bir konuma düşerseniz ve bu ister istemez uzun vadede sizi de kötü etkiler. Yani işin devlet boyutundan bakarsak çok kötü sonuçları var.

Türk tarihine bakarsanız Türklerin tarih boyunca bu kadar kıt bir nüfusa rağmen kendilerinden çok daha yüksek nüfusa ve kaynağa sahip toplumlara karşın nasıl dünyanın dört bir yanına yayılıp hükümdar oldukları bellidir. Bu da zamanın Türk toplumunun militarist-teşkilatçı yapısından kaynaklanır. Bireyler kendi başına hareket ettiğinde pek bir fark yaratamazlar ancak kollektivist bir bilinç, bir gaye yaratırsanız ki bunun yolu çoğunlukla milliyetçilikten geçer, ortaya çıkacak sonuçlar çok daha büyük olur. Milli bağlar toplumsal dayanışmayı arttırıp, toplumsal yozlaşmayı düşürür. Türk tarihinden örnek verdik, 2.dünya savaşında alman ve italyanların bu kadar hızlı kalkınmalarının ana sebebi de bu. Onları övmüyorum sadece örnek vermek için kullandım.

Türk toplumu bireyci bir toplum olsaydı işgal dönemi çok daha kötü biterdi bizim için. Bir kere bir gaye altında toplanamayacağımızdan Yunanlar ilerleyecek ve Türkleri cani bir şekilde katletmeye devam edecekti. En iyi ihtimal anadoludan sürgün edilecek, büyük olasılıkla ise Türk nüfusuna soykırım yapılacaktı. Muhtemelen bugün bu yazıyı bile yazamazdık.

Bugünde Türkiyeye bir tehdit olursa onu ikince kere kurtaracaklar milliyetçiler olacak. Mesela elit askerler bireycilikten uzaklardır. Şayet bu gibi insanların kafa yapılarını da mutluluk, hayatta kalma , zevk gibi hayat gayesi güdenler anlayamaz. Bu insanlar kendilerinden daha büyük bir amaç uğruna yaşamayı bilmişler. Yani aslında bakarsanız hayvani taraflarını yenmişler, uzun vadeli anlam, bilinçli fedakârlık, İrade temelli davranış gösteriyorlar. Zaten bu insanların bilinci-iradesi yüksektir aldıkları eğitimden dolayı. Beynin iradeyle ilgili bölümleri anlamlandırılmış-bilinçli acı ile büyür.

Özetle anlatmak istediğim şey: Birey için rasyonel olan, toplum için yıkıcı olabilir.
İkimizin bakışı tamamen farklı, ben zaten en son özetinde ki bireyin rasyonel faydasına odaklanıyorum. Sen toplumu kurtarmaya çalışıyorsun, ben ise kendimi. Senin için vatan uğruna ölmek bir onur olabilir; benim içinse bu, hayatımı rastgele bir coğrafya da doğduğum için, zorla bindirilen bir borcu canımla ödemeye zorlanmaktır. Türkiye gibi bir coğrafyada doğmuş olmam, buradaki her sorunun faturasını ödemek zorunda olduğum anlamına gelmez. Eğer ülkenin bana belirli şeyleri sağlayamadığını düşünüyorsam, benim ona bir borcum yok demektir. Kendini feda etmek senin tercihin, etmemek ise benim tercihimdir.

Yani ilk başta dediğim şeyi yanlış anlamışsınız, ben orda ideal bir toplumdan bahsetmiyorum. Bireyci bir bireyin nasıl bu toplumda hayatta kalacağını ve bunun kendimce mantıklı olduğunu söylüyorum.

Kimlik konusuna gelince bence bu biraz tarihi nasıl yorumladığınıza bağlı. Mesela aynı tarihe bakıp iki farklı insan "ya 16 devlet kurmuşuz vay arkadaş ya ne direnişçiyiz," de diyebilir. "Hep aynı hatalarla 16 devleti yıkmışız," da diyebilir.
 

Bu konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Technopat Haberler

Geri
Yukarı