The Fate
Hectopat
- Katılım
- 31 Mart 2020
- Mesajlar
- 981
- Çözümler
- 5
Aslında İslamda "Leküm diniküm veliyedin"(Kâfirûn 109/6) vardır. Yani "Senin dinin sana, benim dinim bana". Her ne kadar ilk devirlerde bu benimsense de ilerleyen dönemlerde bu olmamıştır.
İslam tarihine baktığımızda, bu ilkenin uygulamada her dönemde aynı şekilde sürdürülmediğini görürüz. Özellikle mürted (dinden dönen kişi) meselesinde, klasik fıkıh ekolleri arasında “irtidat cezası” yani ölüm cezası konusunda büyük ölçüde bir fikir birliği oluşmuştur. Bunun temel dayanağı ise hadis kaynaklarıdır, özellikle şu rivayet:
Bu hüküm, o dönemin siyasi ve toplumsal bağlamında, dinden dönmenin sadece inanç değişikliği değil, devlete karşı bir isyan veya ihanete eşdeğer görüldüğü yorumuna dayanıyordu. Çünkü İslam toplumunda din, devletle iç içe bir sistemdi.
Kur’an, inanç özgürlüğünü temel alan çok açık bir bakış ortaya koyar. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 2/256), “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf 18/29) ve “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kâfirûn 109/6) gibi ayetler, bir kimsenin iman etme veya etmeme konusunda tamamen özgür olduğunu gösterir. Bu ifadeler, dinin vicdani bir tercih olduğunu, kimsenin inancı nedeniyle zorlanamayacağını belirtir. Buna karşın hadis kaynaklarında “Kim dinini değiştirirse onu öldürün.” (Buhârî, Cihâd, 149) rivayeti yer alır. Yüzeysel olarak bakıldığında bu hadis, Kur’an’daki din özgürlüğü ilkesiyle çelişiyor gibi görünür. Ancak tarihsel bağlam dikkate alındığında durum farklıdır. Hz. Muhammed döneminde “dinden çıkmak” sadece inançtan vazgeçmek anlamına gelmiyordu; aynı zamanda düşman tarafına geçmek, Müslüman topluma ihanet etmek ve siyasi otoriteye başkaldırmak anlamına geliyordu. Bu nedenle mürtedin öldürülmesi dini değil, siyasi bir suçun cezası olarak uygulanmıştı. Yani ceza, inanç değişikliğine değil, toplumsal ihanete yönelikti. Kur’an’ın inanç özgürlüğüne dair tutumu evrenseldir, hadis ise belli bir dönemin özel şartlarını yansıtır. Bu nedenle çağdaş İslam düşünürleri, hadisle Kur’an arasında gerçek bir çelişki olmadığını, çünkü hadisin tarihsel bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Onlara göre Kur’an’daki din özgürlüğü ilkesi asıldır; hadis ise o dönemin siyasi koşullarında söylenmiş bir hükmü temsil eder. Sonuç olarak, Kur’an bireyin iman veya inkâr hakkını tanırken, mürtedin öldürülmesi hadisi tarihsel bir olayın yansımasıdır ve günümüzde evrensel bir hukuk kuralı olarak geçerli değildir.
Kur’an’da yer alan emirler, yasaklar ve uyarılar esas itibarıyla dinî–ahlakî metinlerdir; bireyin imanını, vicdanını ve Allah ile olan ilişkisini düzenlemeye yöneliktir. Kur’an, modern anlamda bir kanun kitabı ya da bütün ayrıntılarıyla dünyevî yaptırımlar öngören bir ceza mevzuatı değildir. Nitekim Kur’an’da namaz kılmamanın, oruç tutmamanın, iç dünyaya ve bireysel ahlaka ilişkin pek çok günahın herhangi bir dünyevî cezası açıkça belirlenmemiştir. Bu fiiller “suç” değil, günah olarak tanımlanmış; karşılığı büyük ölçüde uhrevî sorumluluğa bırakılmıştır. Bu durum, Kur’an’ın temel yaklaşımının bireyi zorlayıcı bir hukuk metni olmaktan ziyade, irade ve sorumluluk temelli bir ahlak rehberi olduğunu göstermektedir.
Kur’an’ın birçok ayetinde inanç ve ibadet alanının zorlamaya kapalı olduğu açıkça vurgulanır; iman ve ibadetin ancak özgür iradeyle anlam kazanacağını, cebrî yaptırımlarla dinin korunamayacağını ortaya koyar. Bu çerçevede Kur’an, bireyin Allah’a karşı sorumluluğunu merkeze alırken, dünyevî otoriteye sınırsız bir cezalandırma yetkisi tanımaz. Aksi hâlde bu yaklaşım, Kur’an’ın kendi iç tutarlılığıyla çelişirdi. Zira Hz. Muhammed’in Mekke döneminde namaz kılarken uğradığı fiziki ve psikolojik zulümler, inancını tebliğ ederken maruz kaldığı baskılar, ambargolar ve eziyetler, onun bu fiillere karşı hiçbir dünyevî ceza talep etmediğini açıkça göstermektedir. Eğer inanç ve ibadet alanı zorla ve cezayla korunması gereken bir hukuk meselesi olsaydı, Kur’an bu zulümler karşısında müminlere misliyle karşılık verme veya inancı engelleyenleri dünyevî yaptırımlarla cezalandırma yetkisi tanırdı. Oysa Kur’an, bu dönemde sabrı, tahammülü ve tebliği esas almış; inancı engelleyen zulme rağmen iman alanını hukuki zorlamanın konusu yapmamıştır. Bu durum, Kur’an’ın inancı bir kamu düzeni meselesi değil, bireyin Allah ile arasındaki vicdanî bir sorumluluk alanı olarak gördüğünün en güçlü tarihsel ve metinsel delillerinden biridir.
Kur’an’da sınırlı sayıda yer alan cezalandırıcı hükümler ise (hırsızlık, zina, yol kesme gibi) inanç ve ibadet alanına değil, doğrudan toplumsal düzeni bozan fiillere ilişkindir. Üstelik bu hükümler son derece yüksek ispat şartlarına bağlanmış, uygulanması fiilen zorlaştırılmış ve keyfî yoruma kapalı tutulmuştur. Bu durum, Kur’an’ın temel amacının ceza vermek değil, toplumu caydırıcılık yoluyla korumak olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Kur’an’da yer alan bu sınırlı cezalar, onun bir “kanun kitabı” olduğu anlamına değil; ahlaki ve sosyal düzeni korumaya yönelik istisnai düzenlemeler içerdiği anlamına gelir.
İslam hukukunun tarihsel gelişimi incelendiğinde, Kur’an’da doğrudan dünyevî cezaya bağlanmayan birçok fiilin, daha sonraki dönemlerde fıkhî yorumlarla hukuki yaptırıma dönüştürüldüğü görülür. Bu durum, şeriatın bizzat Kur’an’ın kendisi değil, insan ürünü bir yorum sistemi olduğunu ortaya koyar. Nitekim fıkıh ekolleri arasında ciddi görüş ayrılıklarının bulunması da, Kur’an’daki emir ve yasakların hukuki bağlayıcılığının zorunlu ve tek biçimli olmadığını, yorum ve takdire açık olduğunu gösterir.
Bu bağlamda Kur’an’ı baştan sona bir ceza ve hukuk kitabı olarak okumak, hem metnin ruhuna hem de Kur’an’ın kendisinin çizdiği sınırlarla bağdaşmaz. Kur’an, insanlara nasıl inanacaklarını, nasıl ahlaklı olacaklarını ve toplumsal ilişkilerde hangi temel ilkeleri gözetmeleri gerektiğini öğretir; bu ilkelerin hangilerinin, hangi şartlarda ve ne ölçüde hukuki yaptırıma dönüşeceği ise tarihsel, toplumsal ve beşerî bir tercihtir. Dolayısıyla Kur’an’daki emir ve yasakları mutlak biçimde “şer’î ceza” olarak yorumlamak dinin zorunlu bir gereği değil, insanların ve toplumların yaptığı bir tercihin sonucudur.
İslam’ın kutsal metni olan Kur’an, bireyin iman ve ahlak dünyasını esas alan bir rehberdir; modern anlamda pozitif hukuk üreten bir kanun kitabı değildir. Dinî günah ile hukuki suç arasındaki ayrımı koruyan bu yaklaşım, hem Kur’an’ın açık ayetleriyle hem de İslam’ın erken dönem pratiğiyle uyumludur. Bu nedenle Kur’an’ı doğrudan bir ceza mevzuatı olarak değil, ahlaki ve vicdani sorumluluk temelli bir ilke metni olarak anlamak, İslam’ın kendi iç tutarlılığı açısından güçlü bir temele sahiptir.
İslam tarihine baktığımızda, bu ilkenin uygulamada her dönemde aynı şekilde sürdürülmediğini görürüz. Özellikle mürted (dinden dönen kişi) meselesinde, klasik fıkıh ekolleri arasında “irtidat cezası” yani ölüm cezası konusunda büyük ölçüde bir fikir birliği oluşmuştur. Bunun temel dayanağı ise hadis kaynaklarıdır, özellikle şu rivayet:
“Kim dinini değiştirirse, onu öldürün.” (Buhârî, Cihâd, 149)
Bu hüküm, o dönemin siyasi ve toplumsal bağlamında, dinden dönmenin sadece inanç değişikliği değil, devlete karşı bir isyan veya ihanete eşdeğer görüldüğü yorumuna dayanıyordu. Çünkü İslam toplumunda din, devletle iç içe bir sistemdi.
Kur’an, inanç özgürlüğünü temel alan çok açık bir bakış ortaya koyar. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 2/256), “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf 18/29) ve “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kâfirûn 109/6) gibi ayetler, bir kimsenin iman etme veya etmeme konusunda tamamen özgür olduğunu gösterir. Bu ifadeler, dinin vicdani bir tercih olduğunu, kimsenin inancı nedeniyle zorlanamayacağını belirtir. Buna karşın hadis kaynaklarında “Kim dinini değiştirirse onu öldürün.” (Buhârî, Cihâd, 149) rivayeti yer alır. Yüzeysel olarak bakıldığında bu hadis, Kur’an’daki din özgürlüğü ilkesiyle çelişiyor gibi görünür. Ancak tarihsel bağlam dikkate alındığında durum farklıdır. Hz. Muhammed döneminde “dinden çıkmak” sadece inançtan vazgeçmek anlamına gelmiyordu; aynı zamanda düşman tarafına geçmek, Müslüman topluma ihanet etmek ve siyasi otoriteye başkaldırmak anlamına geliyordu. Bu nedenle mürtedin öldürülmesi dini değil, siyasi bir suçun cezası olarak uygulanmıştı. Yani ceza, inanç değişikliğine değil, toplumsal ihanete yönelikti. Kur’an’ın inanç özgürlüğüne dair tutumu evrenseldir, hadis ise belli bir dönemin özel şartlarını yansıtır. Bu nedenle çağdaş İslam düşünürleri, hadisle Kur’an arasında gerçek bir çelişki olmadığını, çünkü hadisin tarihsel bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Onlara göre Kur’an’daki din özgürlüğü ilkesi asıldır; hadis ise o dönemin siyasi koşullarında söylenmiş bir hükmü temsil eder. Sonuç olarak, Kur’an bireyin iman veya inkâr hakkını tanırken, mürtedin öldürülmesi hadisi tarihsel bir olayın yansımasıdır ve günümüzde evrensel bir hukuk kuralı olarak geçerli değildir.
Kur’an’da yer alan emirler, yasaklar ve uyarılar esas itibarıyla dinî–ahlakî metinlerdir; bireyin imanını, vicdanını ve Allah ile olan ilişkisini düzenlemeye yöneliktir. Kur’an, modern anlamda bir kanun kitabı ya da bütün ayrıntılarıyla dünyevî yaptırımlar öngören bir ceza mevzuatı değildir. Nitekim Kur’an’da namaz kılmamanın, oruç tutmamanın, iç dünyaya ve bireysel ahlaka ilişkin pek çok günahın herhangi bir dünyevî cezası açıkça belirlenmemiştir. Bu fiiller “suç” değil, günah olarak tanımlanmış; karşılığı büyük ölçüde uhrevî sorumluluğa bırakılmıştır. Bu durum, Kur’an’ın temel yaklaşımının bireyi zorlayıcı bir hukuk metni olmaktan ziyade, irade ve sorumluluk temelli bir ahlak rehberi olduğunu göstermektedir.
Kur’an’ın birçok ayetinde inanç ve ibadet alanının zorlamaya kapalı olduğu açıkça vurgulanır; iman ve ibadetin ancak özgür iradeyle anlam kazanacağını, cebrî yaptırımlarla dinin korunamayacağını ortaya koyar. Bu çerçevede Kur’an, bireyin Allah’a karşı sorumluluğunu merkeze alırken, dünyevî otoriteye sınırsız bir cezalandırma yetkisi tanımaz. Aksi hâlde bu yaklaşım, Kur’an’ın kendi iç tutarlılığıyla çelişirdi. Zira Hz. Muhammed’in Mekke döneminde namaz kılarken uğradığı fiziki ve psikolojik zulümler, inancını tebliğ ederken maruz kaldığı baskılar, ambargolar ve eziyetler, onun bu fiillere karşı hiçbir dünyevî ceza talep etmediğini açıkça göstermektedir. Eğer inanç ve ibadet alanı zorla ve cezayla korunması gereken bir hukuk meselesi olsaydı, Kur’an bu zulümler karşısında müminlere misliyle karşılık verme veya inancı engelleyenleri dünyevî yaptırımlarla cezalandırma yetkisi tanırdı. Oysa Kur’an, bu dönemde sabrı, tahammülü ve tebliği esas almış; inancı engelleyen zulme rağmen iman alanını hukuki zorlamanın konusu yapmamıştır. Bu durum, Kur’an’ın inancı bir kamu düzeni meselesi değil, bireyin Allah ile arasındaki vicdanî bir sorumluluk alanı olarak gördüğünün en güçlü tarihsel ve metinsel delillerinden biridir.
Kur’an’da sınırlı sayıda yer alan cezalandırıcı hükümler ise (hırsızlık, zina, yol kesme gibi) inanç ve ibadet alanına değil, doğrudan toplumsal düzeni bozan fiillere ilişkindir. Üstelik bu hükümler son derece yüksek ispat şartlarına bağlanmış, uygulanması fiilen zorlaştırılmış ve keyfî yoruma kapalı tutulmuştur. Bu durum, Kur’an’ın temel amacının ceza vermek değil, toplumu caydırıcılık yoluyla korumak olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Kur’an’da yer alan bu sınırlı cezalar, onun bir “kanun kitabı” olduğu anlamına değil; ahlaki ve sosyal düzeni korumaya yönelik istisnai düzenlemeler içerdiği anlamına gelir.
İslam hukukunun tarihsel gelişimi incelendiğinde, Kur’an’da doğrudan dünyevî cezaya bağlanmayan birçok fiilin, daha sonraki dönemlerde fıkhî yorumlarla hukuki yaptırıma dönüştürüldüğü görülür. Bu durum, şeriatın bizzat Kur’an’ın kendisi değil, insan ürünü bir yorum sistemi olduğunu ortaya koyar. Nitekim fıkıh ekolleri arasında ciddi görüş ayrılıklarının bulunması da, Kur’an’daki emir ve yasakların hukuki bağlayıcılığının zorunlu ve tek biçimli olmadığını, yorum ve takdire açık olduğunu gösterir.
Bu bağlamda Kur’an’ı baştan sona bir ceza ve hukuk kitabı olarak okumak, hem metnin ruhuna hem de Kur’an’ın kendisinin çizdiği sınırlarla bağdaşmaz. Kur’an, insanlara nasıl inanacaklarını, nasıl ahlaklı olacaklarını ve toplumsal ilişkilerde hangi temel ilkeleri gözetmeleri gerektiğini öğretir; bu ilkelerin hangilerinin, hangi şartlarda ve ne ölçüde hukuki yaptırıma dönüşeceği ise tarihsel, toplumsal ve beşerî bir tercihtir. Dolayısıyla Kur’an’daki emir ve yasakları mutlak biçimde “şer’î ceza” olarak yorumlamak dinin zorunlu bir gereği değil, insanların ve toplumların yaptığı bir tercihin sonucudur.
İslam’ın kutsal metni olan Kur’an, bireyin iman ve ahlak dünyasını esas alan bir rehberdir; modern anlamda pozitif hukuk üreten bir kanun kitabı değildir. Dinî günah ile hukuki suç arasındaki ayrımı koruyan bu yaklaşım, hem Kur’an’ın açık ayetleriyle hem de İslam’ın erken dönem pratiğiyle uyumludur. Bu nedenle Kur’an’ı doğrudan bir ceza mevzuatı olarak değil, ahlaki ve vicdani sorumluluk temelli bir ilke metni olarak anlamak, İslam’ın kendi iç tutarlılığı açısından güçlü bir temele sahiptir.
- Dinî günah ile hukuki suç kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Kur’an’da yasaklanan birçok fiil, bireyin vicdanına ve uhrevî sorumluluğuna bırakılmış; bunların dünyevî yaptırımla cezalandırılması zorunlu kılınmamıştır. Hukuki ceza, istisnai olarak toplumsal düzeni doğrudan bozan sınırlı fiillerle ilişkilendirilmiş; inanç ve ibadet alanı ise devlet gücünün müdahalesine kapalı tutulmuştur. Bu yaklaşım, Kur’an’ın dinî sorumluluk ile dünyevî otorite arasında bilinçli bir ayrım yaptığını göstermekte; İslam’ın özünde, inancı ve ahlakı zor yoluyla değil, irade ve bilinç yoluyla korumayı esas aldığını ortaya koymaktadır.
Son düzenleme: