İslam ve laiklik aynı anda desteklenebilir mi?

Aslında İslamda "Leküm diniküm veliyedin"(Kâfirûn 109/6) vardır. Yani "Senin dinin sana, benim dinim bana". Her ne kadar ilk devirlerde bu benimsense de ilerleyen dönemlerde bu olmamıştır.

İslam tarihine baktığımızda, bu ilkenin uygulamada her dönemde aynı şekilde sürdürülmediğini görürüz. Özellikle mürted (dinden dönen kişi) meselesinde, klasik fıkıh ekolleri arasında “irtidat cezası” yani ölüm cezası konusunda büyük ölçüde bir fikir birliği oluşmuştur. Bunun temel dayanağı ise hadis kaynaklarıdır, özellikle şu rivayet:

“Kim dinini değiştirirse, onu öldürün.” (Buhârî, Cihâd, 149)

Bu hüküm, o dönemin siyasi ve toplumsal bağlamında, dinden dönmenin sadece inanç değişikliği değil, devlete karşı bir isyan veya ihanete eşdeğer görüldüğü yorumuna dayanıyordu. Çünkü İslam toplumunda din, devletle iç içe bir sistemdi.

Kur’an, inanç özgürlüğünü temel alan çok açık bir bakış ortaya koyar. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 2/256), “Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf 18/29) ve “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kâfirûn 109/6) gibi ayetler, bir kimsenin iman etme veya etmeme konusunda tamamen özgür olduğunu gösterir. Bu ifadeler, dinin vicdani bir tercih olduğunu, kimsenin inancı nedeniyle zorlanamayacağını belirtir. Buna karşın hadis kaynaklarında “Kim dinini değiştirirse onu öldürün.” (Buhârî, Cihâd, 149) rivayeti yer alır. Yüzeysel olarak bakıldığında bu hadis, Kur’an’daki din özgürlüğü ilkesiyle çelişiyor gibi görünür. Ancak tarihsel bağlam dikkate alındığında durum farklıdır. Hz. Muhammed döneminde “dinden çıkmak” sadece inançtan vazgeçmek anlamına gelmiyordu; aynı zamanda düşman tarafına geçmek, Müslüman topluma ihanet etmek ve siyasi otoriteye başkaldırmak anlamına geliyordu. Bu nedenle mürtedin öldürülmesi dini değil, siyasi bir suçun cezası olarak uygulanmıştı. Yani ceza, inanç değişikliğine değil, toplumsal ihanete yönelikti. Kur’an’ın inanç özgürlüğüne dair tutumu evrenseldir, hadis ise belli bir dönemin özel şartlarını yansıtır. Bu nedenle çağdaş İslam düşünürleri, hadisle Kur’an arasında gerçek bir çelişki olmadığını, çünkü hadisin tarihsel bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini savunur. Onlara göre Kur’an’daki din özgürlüğü ilkesi asıldır; hadis ise o dönemin siyasi koşullarında söylenmiş bir hükmü temsil eder. Sonuç olarak, Kur’an bireyin iman veya inkâr hakkını tanırken, mürtedin öldürülmesi hadisi tarihsel bir olayın yansımasıdır ve günümüzde evrensel bir hukuk kuralı olarak geçerli değildir.

Kur’an’da yer alan emirler, yasaklar ve uyarılar esas itibarıyla dinî–ahlakî metinlerdir; bireyin imanını, vicdanını ve Allah ile olan ilişkisini düzenlemeye yöneliktir. Kur’an, modern anlamda bir kanun kitabı ya da bütün ayrıntılarıyla dünyevî yaptırımlar öngören bir ceza mevzuatı değildir. Nitekim Kur’an’da namaz kılmamanın, oruç tutmamanın, iç dünyaya ve bireysel ahlaka ilişkin pek çok günahın herhangi bir dünyevî cezası açıkça belirlenmemiştir. Bu fiiller “suç” değil, günah olarak tanımlanmış; karşılığı büyük ölçüde uhrevî sorumluluğa bırakılmıştır. Bu durum, Kur’an’ın temel yaklaşımının bireyi zorlayıcı bir hukuk metni olmaktan ziyade, irade ve sorumluluk temelli bir ahlak rehberi olduğunu göstermektedir.

Kur’an’ın birçok ayetinde inanç ve ibadet alanının zorlamaya kapalı olduğu açıkça vurgulanır; iman ve ibadetin ancak özgür iradeyle anlam kazanacağını, cebrî yaptırımlarla dinin korunamayacağını ortaya koyar. Bu çerçevede Kur’an, bireyin Allah’a karşı sorumluluğunu merkeze alırken, dünyevî otoriteye sınırsız bir cezalandırma yetkisi tanımaz. Aksi hâlde bu yaklaşım, Kur’an’ın kendi iç tutarlılığıyla çelişirdi. Zira Hz. Muhammed’in Mekke döneminde namaz kılarken uğradığı fiziki ve psikolojik zulümler, inancını tebliğ ederken maruz kaldığı baskılar, ambargolar ve eziyetler, onun bu fiillere karşı hiçbir dünyevî ceza talep etmediğini açıkça göstermektedir. Eğer inanç ve ibadet alanı zorla ve cezayla korunması gereken bir hukuk meselesi olsaydı, Kur’an bu zulümler karşısında müminlere misliyle karşılık verme veya inancı engelleyenleri dünyevî yaptırımlarla cezalandırma yetkisi tanırdı. Oysa Kur’an, bu dönemde sabrı, tahammülü ve tebliği esas almış; inancı engelleyen zulme rağmen iman alanını hukuki zorlamanın konusu yapmamıştır. Bu durum, Kur’an’ın inancı bir kamu düzeni meselesi değil, bireyin Allah ile arasındaki vicdanî bir sorumluluk alanı olarak gördüğünün en güçlü tarihsel ve metinsel delillerinden biridir.

Kur’an’da sınırlı sayıda yer alan cezalandırıcı hükümler ise (hırsızlık, zina, yol kesme gibi) inanç ve ibadet alanına değil, doğrudan toplumsal düzeni bozan fiillere ilişkindir. Üstelik bu hükümler son derece yüksek ispat şartlarına bağlanmış, uygulanması fiilen zorlaştırılmış ve keyfî yoruma kapalı tutulmuştur. Bu durum, Kur’an’ın temel amacının ceza vermek değil, toplumu caydırıcılık yoluyla korumak olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Kur’an’da yer alan bu sınırlı cezalar, onun bir “kanun kitabı” olduğu anlamına değil; ahlaki ve sosyal düzeni korumaya yönelik istisnai düzenlemeler içerdiği anlamına gelir.

İslam hukukunun tarihsel gelişimi incelendiğinde, Kur’an’da doğrudan dünyevî cezaya bağlanmayan birçok fiilin, daha sonraki dönemlerde fıkhî yorumlarla hukuki yaptırıma dönüştürüldüğü görülür. Bu durum, şeriatın bizzat Kur’an’ın kendisi değil, insan ürünü bir yorum sistemi olduğunu ortaya koyar. Nitekim fıkıh ekolleri arasında ciddi görüş ayrılıklarının bulunması da, Kur’an’daki emir ve yasakların hukuki bağlayıcılığının zorunlu ve tek biçimli olmadığını, yorum ve takdire açık olduğunu gösterir.

Bu bağlamda Kur’an’ı baştan sona bir ceza ve hukuk kitabı olarak okumak, hem metnin ruhuna hem de Kur’an’ın kendisinin çizdiği sınırlarla bağdaşmaz. Kur’an, insanlara nasıl inanacaklarını, nasıl ahlaklı olacaklarını ve toplumsal ilişkilerde hangi temel ilkeleri gözetmeleri gerektiğini öğretir; bu ilkelerin hangilerinin, hangi şartlarda ve ne ölçüde hukuki yaptırıma dönüşeceği ise tarihsel, toplumsal ve beşerî bir tercihtir. Dolayısıyla Kur’an’daki emir ve yasakları mutlak biçimde “şer’î ceza” olarak yorumlamak dinin zorunlu bir gereği değil, insanların ve toplumların yaptığı bir tercihin sonucudur.

İslam’ın kutsal metni olan Kur’an, bireyin iman ve ahlak dünyasını esas alan bir rehberdir; modern anlamda pozitif hukuk üreten bir kanun kitabı değildir. Dinî günah ile hukuki suç arasındaki ayrımı koruyan bu yaklaşım, hem Kur’an’ın açık ayetleriyle hem de İslam’ın erken dönem pratiğiyle uyumludur. Bu nedenle Kur’an’ı doğrudan bir ceza mevzuatı olarak değil, ahlaki ve vicdani sorumluluk temelli bir ilke metni olarak anlamak, İslam’ın kendi iç tutarlılığı açısından güçlü bir temele sahiptir.

  • Dinî günah ile hukuki suç kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Kur’an’da yasaklanan birçok fiil, bireyin vicdanına ve uhrevî sorumluluğuna bırakılmış; bunların dünyevî yaptırımla cezalandırılması zorunlu kılınmamıştır. Hukuki ceza, istisnai olarak toplumsal düzeni doğrudan bozan sınırlı fiillerle ilişkilendirilmiş; inanç ve ibadet alanı ise devlet gücünün müdahalesine kapalı tutulmuştur. Bu yaklaşım, Kur’an’ın dinî sorumluluk ile dünyevî otorite arasında bilinçli bir ayrım yaptığını göstermekte; İslam’ın özünde, inancı ve ahlakı zor yoluyla değil, irade ve bilinç yoluyla korumayı esas aldığını ortaya koymaktadır.
 
Son düzenleme:
Hem Müslüman hem laik olunmaz. Müslüman olduğunu söyleyen bir insan zaten Kur'an'ı kabul ediyordur. Bu bağlamda laikliği savunmak da şuna benziyor ''Ben Müslümanım ama beni Kur'an yönetmesin''. Sizce bu mantıklı mı? Zaten Kur'an'da ''Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.'' ayeti vardır.
 
Hem Müslüman hem laik olunmaz. Müslüman olduğunu söyleyen bir insan zaten Kur'an'ı kabul ediyordur. Bu bağlamda laikliği savunmak da şuna benziyor ''Ben Müslümanım ama beni Kur'an yönetmesin''. Sizce bu mantıklı mı? Zaten Kur'an'da ''Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.'' ayeti vardır.

Laiklikten kasıt o değil. Siz bilirsiniz.
 
Ee? Bu Kuran'ı reddetmek değil ki.

Örüntüyü fark ettiniz mi hocam? @Eldrithc
Peki öyleyse Kur'an'a inanmış, iman etmiş birisi neden Kur'an'a göre yönetilmek varken insan yapımı bir yönetimi tercih ediyor, sizce bu mantıklı mı?
Dediğim gibi İslam'a göre yaratma ve yönetme Allah'a aittir. Bir önceki mesajımda da diğer bir ayeti belirtmiştim zaten. Müslüman kişi zaten bunları otomatik olarak kabul etmiş oluyor ki Müslüman olabilsin, öyle değil mi? İslam sadece dinsel alana müdahale etmez, hayatın tüm kısımlarıyla alakalıdır. Evlilikten tutun, giyim kuşama kadar... Bunu Kur'an okuyarak çok rahat bir şekilde anlayabilirsiniz zaten. Tabii sekülerlik adı altında laikliği savunan bir kesim Müslüman var ama doğrusu budur zira Müslüman, İslam'a uyan şeylere uyar, İslam'a uymayan şeyleri ise reddeder; bu kadar basittir.

Arkadaş haşa herkese adaletli davranmanın günah olduğunu zannediyor.
Dostum ben Müslüman bile değilim. Olanı söylüyorum. Müslüman birisinin hangi bayrağa selam verdiği belli olmuyorsa, asıl problem budur bence.
 
Arkadaşlar, son zamanlarda pek çok "Atatürk dinsizdi" diye İslam'ı kötüleyenlerle karşılaşıyorum. Ne kadar arasam da hem Müslüman olup hem de Atatürk'ü seven birisine rastlamadım. Aynı şey şeriat için de geçerli. Müslüman olup da şeriatı desteklemezsek dinden çıkacağımızı sananlar var. Hâlbuki İslam laiklik dinidir, herkesin dini kendine. Kişisel şeriatın varsa daha ne karışacaksın, değil mi? Yani hocalarım, benim gibi hem Müslüman olup hem de laikliği destekleyenler var mıdır aranızda? Ben mi farklıyım? Bilgim mi yok?

Laiklik zaten insanın özgür iradesiyle istediği inanışa sahip olabilmesi ve bunu yaşamasıdır.
 

Kur’an Devlet Yönetmez, Vicdan İnşa Eder: Müslümanlık ile Laiklik Neden Çelişmez?”


“Hem Müslüman hem laik olunmaz” iddiası, ilk bakışta Kur’an’a bağlılıkla laikliği karşı karşıya koyan güçlü bir söylem gibi görünse de, temelde din ile devlet, iman ile hukuk ve ilke ile mekanizma arasındaki farkın gözden kaçırılmasına dayanır. Müslüman olmak, Kur’an’ı Allah’ın kelamı olarak kabul etmek ve hayatını bu inanç doğrultusunda şekillendirmeye çalışmaktır; laikliği savunmak ise devletin din karşısında tarafsız kalmasını, herhangi bir inanç yorumunu zorla dayatmamasını istemektir. Bu iki tutum, sanılanın aksine, birbirini dışlayan değil, farklı alanlara ait tercihlerdir.

Kur’an, insanlara hitap eden bir iman ve ahlak rehberidir. Hitap tarzı “ey iman edenler” şeklindedir; devletlere, kurumlara veya anayasal düzenlere seslenmez. (Bknz: Şayet Öyle olsaydı peygamberimizin torunları Hz. Hasan ve Hz Hüseyin kerbalada şehit edilmezdi. Sonuçta dini uygulayan da insanlardır.) Kur’an’da adalet, emanet, zulüm yasağı, kul hakkı ve merhamet gibi evrensel ilkeler konur; ancak bir devletin nasıl yönetileceği, yasaların hangi usulle yapılacağı, idari ve cezai mekanizmaların nasıl işleyeceği ayrıntılandırılmaz. Bu alan bilinçli olarak insan aklına ve toplumsal tecrübeye bırakılmıştır. Dolayısıyla “Kur’an yönetsin” talebi, dinî bir zorunluluktan çok, siyasal bir tercihtir.

Bu noktada sıkça delil gösterilen Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” (Maide 44) ayeti, yüzeysel biçimde okunduğunda ilahî hükümlerin siyasal iktidar eliyle uygulanmasını emreden bir buyruk gibi sunulsa da, ayetin asıl bağlamı bunun tersine işaret eder. Bilakis, kendi kutsal kitaplarındaki hükümleri çıkarları doğrultusunda gizleyen, değiştiren ve adaleti bile bile çiğneyen; üstelik yönetimde söz sahibi olan (yahudi) din adamlarına yöneliktir (Buna benzer ayetler kuranda çok sık geçmektedir. Özellikle kurandan önce vahy olunan ve insanlar tarafından tahrif edilen incil, zebur ve tevrat). Bu yönüyle Kur’an, yalnızca bireysel bir ahlaki sapmayı değil, dinin yönetimle iç içe geçmesi sonucu ilahî hükümlerin insanlar tarafından tahrif edilmesini gözler önüne sermektedir. Yani eleştirilen husus, Allah’ın hükümlerinin uygulanmaması kadar, bu hükümlerin iktidar ilişkileri içinde araçsallaştırılmasıdır. Kur’an burada, din adına hükmeden insanların mutlak doğruluk ve masumiyet iddiasını reddeder; ilahî olanın beşerî iktidar eliyle kaçınılmaz olarak yorumlandığını, hatta çarpıtılabildiğini açıkça ortaya koyar. Bu nedenle ayet, dinin devlet gücüyle uygulanmasını emreden bir meşruiyet metni olmaktan ziyade, dini siyasete teslim etmenin doğuracağı adaletsizlik ve yozlaşmaya karşı bir uyarı niteliği taşır.

Laiklik, Kur’an’ı veya dini reddetmek anlamına gelmez; dinin devletin cebir gücüyle korunmasına karşı çıkmaktır. Bir Müslüman Kur’an’a inanabilir, ibadetini yerine getirebilir ve ahlakını dinine göre yaşayabilir; aynı zamanda devletin iman alanına müdahale etmemesi gerektiğini savunabilir. Bu tutum, Kur’an’a karşı değil, zorlamaya karşıdır. Nitekim Kur’an “Dinde zorlama yoktur” diyerek inancı hukuki baskının dışına yerleştirir.

Hz. Muhammed’in hayatı da bu ayrımı doğrular. Mekke döneminde ne bir İslam devleti ne de zorlayıcı bir otorite vardı; buna rağmen İslam var olmuş, yayılmış ve kök salmıştır. Namaz kılarken zulme uğramış, tebliğ ederken eziyet görmüş; fakat hiçbir zaman inancı engelleyenlere karşı dini, cebrî bir hukuk aracı hâline getirmemiştir. Eğer iman ve ibadet zorla korunması gereken bir devlet meselesi olsaydı, bu yetki en başta kendisine verilirdi.

Sonuç olarak Müslüman olmak, Allah’a karşı bireysel sorumluluğu kabul etmektir; laikliği savunmak ise devletin sınırlarını çizmektir. Kur’an’ı bir vicdan ve ahlak rehberi olarak kabul etmekle, devletin tüm toplumu tek bir din yorumuna göre yönetmesine karşı çıkmak arasında bir çelişki yoktur. Çelişki, Kur’an’ı iman rehberi olmaktan çıkarıp devlet anayasasına dönüştürmeye çalışmakta ortaya çıkar.

Allah Kendi Dinini Koruyamaz mı, Yoksa Biz mi O’na Vekâlet Ediyoruz?

Allah her şeye muktedirdir
ve dinini ayakta tutmak için insanların zorlayıcı gücüne muhtaç değildir. Eğer dinin varlığı ve doğruluğu devlet gücüyle korunmak zorunda olsaydı, bu durum Allah’ın kudretiyle değil, insanların iktidarıyla kaim bir din anlayışını doğururdu ki bu, teolojik açıdan savunulamaz bir sonuçtur.

“Şüphesiz zikri (Kur’an’ı) biz indirdik, onun koruyucusu da biziz” (Hicr 15/9) ,

Devletin dine “bekçilik” yapması asıl çelişkinin ta kendisidir. Allah, dinini koruyamayacak olsaydı, onu korumakla yükümlü bir siyasal sınıf yaratırdı; oysa Kur’an’da böyle bir yetkilendirme yoktur.

Kâbe’yi yıkmak üzere fillerle gelen Ebrehe’ye karşı ne bir İslam devleti ne de örgütlü bir dinî otorite vardı. Kâbe’yi savunan bir ordu da yoktu. Buna rağmen Allah, kutsal mekânını bizzat korumuş; Ebrehe’yi ve ordusunu helâk etmiştir.

Abdülmuttalib, fillerle gelen ordunun karşısında ne bir ordu topladı ne de Kâbe’yi savunacak bir güç aradı. Ebrehe’ye gittiğinde yalnızca develerini istedi. Şaşırdılar. “Kâbe’yi yıkmaya gelmiş bir ordu karşısında yalnızca develerini mi düşünüyorsun?” dediler.
Abdülmuttalib: “Ben develerimin sahibiyim. Kâbe’nin sahibi ise Allah’tır.”
Bu söz, yalnızca bir teslimiyet değil; Allah’ın kudretine duyulan sarsılmaz bir imandı. Çünkü Abdülmuttalib biliyordu: Allah, kendisine ait olanı korumak için insanların gücüne muhtaç değildir.

“De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilendir.” (Yâsîn 36/79)
“Evet, biz onun parmak uçlarını bile aynen yeniden düzenlemeye kadiriz.” (Kıyâme 75/4)

Toprağa karışanı, dağılanı, yok olup gitti sanılanı parmak uçlarına kadar yeniden bir araya getiren bir kudret karşısında durup düşünmek gerekir. İnsan küllerinden yeniden diriltileceğini inkâr ederken, Allah’ın dinini insanların kurduğu devletlere emanet etmeyi akılcı bulur.

Oysa kemikleri dirilten, şekli ve iziyle insanı yeniden var eden Allah, kendi kelâmını mı koruyamayacaktır?
 
Son düzenleme:

Bu konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Technopat Haberler

Geri
Yukarı