Kur’an Devlet Yönetmez, Vicdan İnşa Eder: Müslümanlık ile Laiklik Neden Çelişmez?”
“Hem Müslüman hem laik olunmaz” iddiası, ilk bakışta Kur’an’a bağlılıkla laikliği karşı karşıya koyan güçlü bir söylem gibi görünse de, temelde din ile devlet, iman ile hukuk ve ilke ile mekanizma arasındaki farkın gözden kaçırılmasına dayanır. Müslüman olmak, Kur’an’ı Allah’ın kelamı olarak kabul etmek ve hayatını bu inanç doğrultusunda şekillendirmeye çalışmaktır; laikliği savunmak ise devletin din karşısında tarafsız kalmasını, herhangi bir inanç yorumunu zorla dayatmamasını istemektir. Bu iki tutum, sanılanın aksine, birbirini dışlayan değil, farklı alanlara ait tercihlerdir.
Kur’an, insanlara hitap eden bir iman ve ahlak rehberidir. Hitap tarzı “ey iman edenler” şeklindedir; devletlere, kurumlara veya anayasal düzenlere seslenmez. (Bknz: Şayet Öyle olsaydı peygamberimizin torunları Hz. Hasan ve Hz Hüseyin kerbalada şehit edilmezdi. Sonuçta dini uygulayan da insanlardır.) Kur’an’da adalet, emanet, zulüm yasağı, kul hakkı ve merhamet gibi evrensel ilkeler konur; ancak bir devletin nasıl yönetileceği, yasaların hangi usulle yapılacağı, idari ve cezai mekanizmaların nasıl işleyeceği ayrıntılandırılmaz. Bu alan bilinçli olarak insan aklına ve toplumsal tecrübeye bırakılmıştır. Dolayısıyla “Kur’an yönetsin” talebi, dinî bir zorunluluktan çok, siyasal bir tercihtir.
Bu noktada sıkça delil gösterilen “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” (Maide 44) ayeti, yüzeysel biçimde okunduğunda ilahî hükümlerin siyasal iktidar eliyle uygulanmasını emreden bir buyruk gibi sunulsa da, ayetin asıl bağlamı bunun tersine işaret eder. Bilakis, kendi kutsal kitaplarındaki hükümleri çıkarları doğrultusunda gizleyen, değiştiren ve adaleti bile bile çiğneyen; üstelik yönetimde söz sahibi olan (yahudi) din adamlarına yöneliktir (Buna benzer ayetler kuranda çok sık geçmektedir. Özellikle kurandan önce vahy olunan ve insanlar tarafından tahrif edilen incil, zebur ve tevrat). Bu yönüyle Kur’an, yalnızca bireysel bir ahlaki sapmayı değil, dinin yönetimle iç içe geçmesi sonucu ilahî hükümlerin insanlar tarafından tahrif edilmesini gözler önüne sermektedir. Yani eleştirilen husus, Allah’ın hükümlerinin uygulanmaması kadar, bu hükümlerin iktidar ilişkileri içinde araçsallaştırılmasıdır. Kur’an burada, din adına hükmeden insanların mutlak doğruluk ve masumiyet iddiasını reddeder; ilahî olanın beşerî iktidar eliyle kaçınılmaz olarak yorumlandığını, hatta çarpıtılabildiğini açıkça ortaya koyar. Bu nedenle ayet, dinin devlet gücüyle uygulanmasını emreden bir meşruiyet metni olmaktan ziyade, dini siyasete teslim etmenin doğuracağı adaletsizlik ve yozlaşmaya karşı bir uyarı niteliği taşır.
Laiklik, Kur’an’ı veya dini reddetmek anlamına gelmez; dinin devletin cebir gücüyle korunmasına karşı çıkmaktır. Bir Müslüman Kur’an’a inanabilir, ibadetini yerine getirebilir ve ahlakını dinine göre yaşayabilir; aynı zamanda devletin iman alanına müdahale etmemesi gerektiğini savunabilir. Bu tutum, Kur’an’a karşı değil, zorlamaya karşıdır. Nitekim Kur’an “Dinde zorlama yoktur” diyerek inancı hukuki baskının dışına yerleştirir.
Hz. Muhammed’in hayatı da bu ayrımı doğrular. Mekke döneminde ne bir İslam devleti ne de zorlayıcı bir otorite vardı; buna rağmen İslam var olmuş, yayılmış ve kök salmıştır. Namaz kılarken zulme uğramış, tebliğ ederken eziyet görmüş; fakat hiçbir zaman inancı engelleyenlere karşı dini, cebrî bir hukuk aracı hâline getirmemiştir. Eğer iman ve ibadet zorla korunması gereken bir devlet meselesi olsaydı, bu yetki en başta kendisine verilirdi.
Sonuç olarak Müslüman olmak, Allah’a karşı bireysel sorumluluğu kabul etmektir; laikliği savunmak ise devletin sınırlarını çizmektir. Kur’an’ı bir vicdan ve ahlak rehberi olarak kabul etmekle, devletin tüm toplumu tek bir din yorumuna göre yönetmesine karşı çıkmak arasında bir çelişki yoktur. Çelişki, Kur’an’ı iman rehberi olmaktan çıkarıp devlet anayasasına dönüştürmeye çalışmakta ortaya çıkar.
Allah Kendi Dinini Koruyamaz mı, Yoksa Biz mi O’na Vekâlet Ediyoruz?
Allah her şeye muktedirdir ve dinini ayakta tutmak için insanların zorlayıcı gücüne muhtaç değildir. Eğer dinin varlığı ve doğruluğu devlet gücüyle korunmak zorunda olsaydı, bu durum Allah’ın kudretiyle değil, insanların iktidarıyla kaim bir din anlayışını doğururdu ki bu, teolojik açıdan savunulamaz bir sonuçtur.
“Şüphesiz zikri (Kur’an’ı) biz indirdik, onun koruyucusu da biziz” (Hicr 15/9) ,
Devletin dine “bekçilik” yapması asıl çelişkinin ta kendisidir. Allah, dinini koruyamayacak olsaydı, onu korumakla yükümlü bir siyasal sınıf yaratırdı; oysa Kur’an’da böyle bir yetkilendirme yoktur.
Kâbe’yi yıkmak üzere fillerle gelen Ebrehe’ye karşı ne bir İslam devleti ne de örgütlü bir dinî otorite vardı. Kâbe’yi savunan bir ordu da yoktu. Buna rağmen Allah, kutsal mekânını bizzat korumuş; Ebrehe’yi ve ordusunu helâk etmiştir.
Abdülmuttalib, fillerle gelen ordunun karşısında ne bir ordu topladı ne de Kâbe’yi savunacak bir güç aradı. Ebrehe’ye gittiğinde yalnızca develerini istedi. Şaşırdılar. “Kâbe’yi yıkmaya gelmiş bir ordu karşısında yalnızca develerini mi düşünüyorsun?” dediler.
Abdülmuttalib: “Ben develerimin sahibiyim. Kâbe’nin sahibi ise Allah’tır.”
Bu söz, yalnızca bir teslimiyet değil; Allah’ın kudretine duyulan sarsılmaz bir imandı. Çünkü Abdülmuttalib biliyordu: Allah, kendisine ait olanı korumak için insanların gücüne muhtaç değildir.
“De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı bilendir.” (Yâsîn 36/79)
“Evet, biz onun parmak uçlarını bile aynen yeniden düzenlemeye kadiriz.” (Kıyâme 75/4)
Toprağa karışanı, dağılanı, yok olup gitti sanılanı parmak uçlarına kadar yeniden bir araya getiren bir kudret karşısında durup düşünmek gerekir. İnsan küllerinden yeniden diriltileceğini inkâr ederken, Allah’ın dinini insanların kurduğu devletlere emanet etmeyi akılcı bulur.
Oysa kemikleri dirilten, şekli ve iziyle insanı yeniden var eden Allah, kendi kelâmını mı koruyamayacaktır?