İslam ve laiklik aynı anda desteklenebilir mi?

  • Konuyu başlatan fl3y
  • Başlangıç Tarihi
  • Mesaj 239
  • Görüntüleme 5.146
Arkadaşlar, son zamanlarda pek çok "Atatürk dinsizdi" diye İslam'ı kötüleyenlerle karşılaşıyorum. Ne kadar arasam da hem Müslüman olup hem de Atatürk'ü seven birisine rastlamadım. Aynı şey şeriat için de geçerli. Müslüman olup da şeriatı desteklemezsek dinden çıkacağımızı sananlar var. Hâlbuki İslam laiklik dinidir, herkesin dini kendine. Kişisel şeriatın varsa daha ne karışacaksın, değil mi? Yani hocalarım, benim gibi hem Müslüman olup hem de laikliği destekleyenler var mıdır aranızda? Ben mi farklıyım? Bilgim mi yok?

Maide suresinde Allah'ın kanunlarını desteklenmeyenler kafirdir diyor yani kısaca evet şeriatı desteklemeyen kafirdir.

Ve evet Müslüman olup da laikliği destekleyemezsin çünkü sen "şeriat (Allah'ın kanunu) bana yetmiyor kendi bulduğum laikliği kullanacağım " diyorsun aslında bu da seni dinden çıkarır.

Kur'an herkesin dini kendine der. Bu deyişle şeriat uygularsan Hristiyan adam ibadet edemez. Laiklik bu yüzden önemli. Ayrıca cennete girersen ailem cehennemde mi diye sormayacaksın kısacası tamamen kendin için yaşıyorsun, sana ne milletin dininden dinsizliğinden?

Hristiyan adam ibadet edemez mi? Peygamber efendimiz misafir gelen Hristiyan'lara kendi tanrılarına tapinmasina izin vermiştir.

Az buçuk öğrenin öyle konuşun yahu.

Bunu ilahiyatçı rahmetli yaşar nuri öztürk'ün cevabıyla cevaplamak istiyorum.

Maaş alan imamın arkasında namaz kılınmaz diyen "insan" değil mi bu?

Bu adamın sözü beş para etmez benim için.

Of arkadaşlar hala bu adamı mı konuşuyorsunuz efsaneyi hatırlayalım mı hocam? @TeamOFMind
Bu içeriği görüntülemek için üçüncü taraf çerezlerini yerleştirmek için izninize ihtiyacımız olacak.
Daha detaylı bilgi için, çerezler sayfamıza bakınız.


Buna cevap vermiştim kopyala yapıştır yapmayacağım sizde o konuda vardınız zaten.

@Loyalty571 @metehanaa hocam siz bakar misiniz bu konuya yeni yeni ameliyattan toparlanıyorum.

Ha bu arada elbet o arşivler halka açılacak o zaman "türklerin babası" için ne diyeceksiniz merakla bekliyorum.
 
Son düzenleme:
Maide suresinde Allah'ın kanunlarını desteklenmeyenler kafirdir diyor yani kısaca evet şeriatı desteklemeyen kafirdir.

Ve evet Müslüman olup da laikliği destekleyemezsin çünkü sen "şeriat (Allah'ın kanunu) bana yetmiyor kendi bulduğum laikliği kullanacağım " diyorsun aslında bu da seni dinden çıkarır.



Hristiyan adam ibadet edemez mi? Peygamber efendimiz misafir gelen Hristiyan'lara kendi tanrılarına tapinmasina izin vermiştir.

Az buçuk öğrenin öyle konuşun yahu.



Maaş alan imamın arkasında namaz kılınmaz diyen "insan" değil mi bu?

Bu adamın sözü beş para etmez benim için.



Buna cevap vermiştim kopyala yapıştır yapmayacağım sizde o konuda vardınız zaten.

@Loyalty571 @metehanaa hocam siz bakar misiniz bu konuya yeni yeni ameliyattan toparlanıyorum.

Ha bu arada elbet o arşivler halka açılacak o zaman "türklerin babasını" için ne diyeceksiniz merakla bekliyorum.
Ameliyat için geçmiş olsun. Mısıroğlu dışındaki görüşlerinizi destekliyorum.
 
Ayrıyetten eklemek istiyorum, birkaç yorum gördüm bu konu hakkında. Atatürk'ün önceden Müslüman olduğu kesin, sonrası bilinmiyor. Gidipte kesin olarak Ateis Deist vs yorumları tamamen yanlış, bazı sözlerinde İslam'ı överken bazı sözlerinde övmüyor. Kesin olarak tek bildiğim şey sonradan dahi İslam'a katkıda bulunmuştur. İstendiği takdirde bu konu hakkında konu açabilirim.
 
Ayrıyetten eklemek istiyorum, birkaç yorum gördüm bu konu hakkında. Atatürk'ün önceden Müslüman olduğu kesin, sonrası bilinmiyor. Gidipte kesin olarak Ateis Deist vs yorumları tamamen yanlış, bazı sözlerinde İslam'ı överken bazı sözlerinde övmüyor. Kesin olarak tek bildiğim şey sonradan dahi İslam'a katkıda bulunmuştur. İstendiği takdirde bu konu hakkında konu açabilirim.
Aynen öyle, hemen iftira atıyorlar.
 

Kur’an Devlet Yönetmez, Vicdan İnşa Eder: Müslümanlık ile Laiklik Neden Çelişmez?”


“Hem Müslüman hem laik olunmaz” iddiası, ilk bakışta Kur’an’a bağlılıkla laikliği karşı karşıya koyan güçlü bir söylem gibi görünse de, temelde din ile devlet, iman ile hukuk ve ilke ile mekanizma arasındaki farkın gözden kaçırılmasına dayanır. Müslüman olmak, Kur’an’ı Allah’ın kelamı olarak kabul etmek ve hayatını bu inanç doğrultusunda şekillendirmeye çalışmaktır; laikliği savunmak ise devletin din karşısında tarafsız kalmasını, herhangi bir inanç yorumunu zorla dayatmamasını istemektir. Bu iki tutum, sanılanın aksine, birbirini dışlayan değil, farklı alanlara ait tercihlerdir.

Kur’an, insanlara hitap eden bir iman ve ahlak rehberidir. Hitap tarzı “ey iman edenler” şeklindedir; devletlere, kurumlara veya anayasal düzenlere seslenmez. (Bknz: Şayet Öyle olsaydı peygamberimizin torunları Hz. Hasan ve Hz Hüseyin kerbalada şehit edilmezdi. Sonuçta dini uygulayan da insanlardır.) Kur’an’da adalet, emanet, zulüm yasağı, kul hakkı ve merhamet gibi evrensel ilkeler konur; ancak bir devletin nasıl yönetileceği, yasaların hangi usulle yapılacağı, idari ve cezai mekanizmaların nasıl işleyeceği ayrıntılandırılmaz. Bu alan bilinçli olarak insan aklına ve toplumsal tecrübeye bırakılmıştır. Dolayısıyla “Kur’an yönetsin” talebi, dinî bir zorunluluktan çok, siyasal bir tercihtir.
Kur’an’ın “ey iman edenler” hitabı, yalnızca bireysel bir çağrı değildir. Normatif sorumluluğun muhatabının bilinçli özne olduğunu gösterir. Bu, hükümlerin kamusal sonuçlar doğurmadığı anlamına gelmez. Aksine, Kur’an ahlakı bireyde temellendirir ama toplumsal adalet iddiasından vazgeçmez:

“Biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik, beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar adaleti ayakta tutsunlar.” (Hadîd 57/25)

Burada amaç yalnızca bireysel vicdan inşası değil, adaletin toplumsal olarak ikame edilmesidir. Adaletin toplumsal karşılığı ise kaçınılmaz olarak hukuk ve yönetimle ilişkilidir.

“Dinde zorlama yoktur” ayeti (Bakara 2/256) iman alanına ilişkindir, hukuk alanına değil. Kur’an, kimseyi iman etmeye zorlamaz fakat iman edenin hayatına yön veren normlar koyar. Aynı Kur’an’da şu da vardır:

“Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin.” (Mâide 5/38)
“Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara 2/179)

Bu hükümler, sadece “vicdana bırakılmış ahlakî tavsiyeler” değildir. Kur’an, bazı alanları açıkça normatif ve bağlayıcı olarak düzenler. Dolayısıyla mesele “din devleti yönetsin mi?” gibi kaba bir slogan değil, Allah’ın koyduğu sınırların hangi düzlemde bağlayıcı olduğu meselesidir.

Bu noktada sıkça delil gösterilen Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” (Maide 44) ayeti, yüzeysel biçimde okunduğunda ilahî hükümlerin siyasal iktidar eliyle uygulanmasını emreden bir buyruk gibi sunulsa da, ayetin asıl bağlamı bunun tersine işaret eder. Bilakis, kendi kutsal kitaplarındaki hükümleri çıkarları doğrultusunda gizleyen, değiştiren ve adaleti bile bile çiğneyen; üstelik yönetimde söz sahibi olan (yahudi) din adamlarına yöneliktir (Buna benzer ayetler kuranda çok sık geçmektedir. Özellikle kurandan önce vahy olunan ve insanlar tarafından tahrif edilen incil, zebur ve tevrat). Bu yönüyle Kur’an, yalnızca bireysel bir ahlaki sapmayı değil, dinin yönetimle iç içe geçmesi sonucu ilahî hükümlerin insanlar tarafından tahrif edilmesini gözler önüne sermektedir. Yani eleştirilen husus, Allah’ın hükümlerinin uygulanmaması kadar, bu hükümlerin iktidar ilişkileri içinde araçsallaştırılmasıdır. Kur’an burada, din adına hükmeden insanların mutlak doğruluk ve masumiyet iddiasını reddeder; ilahî olanın beşerî iktidar eliyle kaçınılmaz olarak yorumlandığını, hatta çarpıtılabildiğini açıkça ortaya koyar. Bu nedenle ayet, dinin devlet gücüyle uygulanmasını emreden bir meşruiyet metni olmaktan ziyade, dini siyasete teslim etmenin doğuracağı adaletsizlik ve yozlaşmaya karşı bir uyarı niteliği taşır.

Laiklik, Kur’an’ı veya dini reddetmek anlamına gelmez; dinin devletin cebir gücüyle korunmasına karşı çıkmaktır. Bir Müslüman Kur’an’a inanabilir, ibadetini yerine getirebilir ve ahlakını dinine göre yaşayabilir; aynı zamanda devletin iman alanına müdahale etmemesi gerektiğini savunabilir. Bu tutum, Kur’an’a karşı değil, zorlamaya karşıdır. Nitekim Kur’an “Dinde zorlama yoktur” diyerek inancı hukuki baskının dışına yerleştirir.

Hz. Muhammed’in hayatı da bu ayrımı doğrular. Mekke döneminde ne bir İslam devleti ne de zorlayıcı bir otorite vardı; buna rağmen İslam var olmuş, yayılmış ve kök salmıştır. Namaz kılarken zulme uğramış, tebliğ ederken eziyet görmüş; fakat hiçbir zaman inancı engelleyenlere karşı dini, cebrî bir hukuk aracı hâline getirmemiştir. Eğer iman ve ibadet zorla korunması gereken bir devlet meselesi olsaydı, bu yetki en başta kendisine verilirdi.

Sonuç olarak Müslüman olmak, Allah’a karşı bireysel sorumluluğu kabul etmektir; laikliği savunmak ise devletin sınırlarını çizmektir. Kur’an’ı bir vicdan ve ahlak rehberi olarak kabul etmekle, devletin tüm toplumu tek bir din yorumuna göre yönetmesine karşı çıkmak arasında bir çelişki yoktur. Çelişki, Kur’an’ı iman rehberi olmaktan çıkarıp devlet anayasasına dönüştürmeye çalışmakta ortaya çıkar.
Maide 44 ayetinin sadece “din adamlarına uyarı” olduğu yorumu da eksiktir. Ayet, evet, ilahi hükmü çarpıtanları eleştirir fakat aynı zamanda şunu da söyler: Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek bir ölçüdür. Buradaki problem, hükmün varlığı değil, hükmün iktidar tarafından tahrif edilmesidir. Bu, hükmü bütünüyle kamusal alandan dışlamayı değil, hüküm iddiasında bulunanın kendisini mutlaklaştırmamasını gerektirir.

Hz. Peygamber’in Mekke dönemini delil göstermek de bağlam sorunudur. Mekke, güçsüzlük dönemidir. Medine ise hukuk, siyaset ve toplumsal düzenin inşa edildiği dönemdir. Resûlullah Medine’de sadece tebliğci değil; hakem, kadı ve yönetici olarak da görev yapmıştır. Şu hadis bunu açıkça ortaya koyar:

“Allah’ım, hüküm verdiğimde bana isabet ettir.” (Müslim, Akdiye)

Eğer dinin kamusal düzene dair hiçbir bağlayıcılığı olmasaydı, Medine Sözleşmesi’nden, hukuki yaptırımlardan ve kamu düzeninden söz edilemezdi.

Ebrehe kıssası ise “devlete gerek yok” tezinin değil, Allah’ın kudretinin sınırlarının hatırlatılmasıdır. Allah dilerse sebepsiz korur, dilerse sebeplerle. Aynı Allah, kullarına şu emri de verir.

“Aranızda adaletle hükmeden bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân 3/104)

Allah’ın kudretine iman etmek, insanın sorumluluğunu iptal etmez.

Nitekim Ebu Cehil figürü üzerinden okunduğunda mesele daha net anlaşılır. Çünkü Ebu Cehil’in asıl meselesi “Allah yok” demek değildi. Asıl itirazı, vahyin bağlayıcı bir otorite iddia etmesiydi. Kur’an konuşsun, öğüt versin, vicdanlara hitap etsin istiyordu ama düzeni değiştirmesini, hüküm koymasını kabul etmiyordu. İnanç bireysel alanda kalsın, güç ve iktidar olduğu gibi sürsün istiyordu. Bu yüzden vahyi bütünüyle reddetmek yerine, onu etkisizleştirmeye çalıştı: “Bu bir söz, bir anlatı, ama hayatı yönetecek bir hakikat değil” demeye getirdi. Asıl rahatsızlığı, Kur’an’ın ahlakî bir çağrı olmanın ötesine geçip adalet, sorumluluk ve hesap fikrini merkeze almasıydı.

Ebu Cehil’in tavrı şuydu: Din olsun ama bağlayıcı olmasın. Konuşsun ama hükmetmesin. Kur’an ise bu ayrımı baştan reddetti. Çünkü vahiy, sadece bireysel vicdanı değil, insanın adaletle kurduğu ilişkiyi de dönüştürmeyi hedefliyordu.

Bu yüzden çatışma, Allah’ın varlığı üzerine değil; Allah adına kimin söz söyleyeceği ve bu sözün hayatı ne kadar bağlayacağı üzerine yaşandı.
 
Ayrıyeten eklemek istiyorum, birkaç yorum gördüm bu konu hakkında. Atatürk'ün önceden Müslüman olduğu kesin, sonrası bilinmiyor. Gidip de kesin olarak ateis deist vs yorumları tamamen yanlış, bazı sözlerinde İslam'ı överken bazı sözlerinde övmüyor. Kesin olarak tek bildiğim şey sonradan dahi İslam'a katkıda bulunmuştur. İstendiği takdirde bu konu hakkında konu açabilirim.

Hocam bu konu hakkında konu açabilir misiniz? Şahsen ben merak ettim.
 
Kur'an herkesin dini kendine der.
Kur’an "herkesin dini kendine" der ifadesi doğrudur fakat bu söz, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) pratiğiyle birlikte okunmadığında eksik ve yanıltıcı olur. Çünkü Peygamber, inancı zorlamamış ama toplumu normsuz da bırakmamıştır.

Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettiğinde Müslümanlarla birlikte Yahudiler ve müşrik kabileler de yaşıyordu. Eğer Kur’an’ın mesajı “Herkes kendi dinini yaşasın, bana ne toplumdan” olsaydı, Medine’de hiçbir ortak düzen kurulmazdı. Oysa Hz. Muhammed, farklı inanç mensuplarıyla Medine Sözleşmesi’ni yaptı. Bu sözleşmede herkes kendi dininde serbestti fakat kan dökülmesi, haksızlık ve ihanet yasaktı. Yani iman alanı özgür, kamu düzeni bağlayıcıydı. Bu, Kur’an’daki şu ilkenin fiilî karşılığıdır:

“Biz peygamberlerimizi delillerle gönderdik… ki insanlar adaleti ayakta tutsun.”
Dikkat edin: “İnansınlar” değil, “adaleti ayakta tutsunlar.”

Hz. Peygamber, hiç kimseyi Müslüman olmaya zorlamadı. Mekke’de yıllarca işkence gördü ama kılıçla iman dayatmadı. Buna rağmen Medine döneminde hukukî yaptırımlar uyguladı. Hırsızlık yapan hakkında hüküm verdi, kısas uyguladı, kamu düzenini bozacak fiillere müdahale etti. Bu da şunu gösterir:
“Dinde zorlama yoktur” ayeti iman içindir; suç, adalet ve kamu düzeni için değildir.

Bu deyişle şeriat uygularsan Hristiyan adam ibadet edemez. Laiklik bu yüzden önemli.
“Şeriat olursa Hristiyan ibadet edemez” iddiası da Hz. Peygamber’in pratiğiyle uyuşmaz. Necran Hristiyanları Medine’ye geldiğinde, Resûlullah onların Mescid-i Nebevî’de kendi ibadetlerini yapmalarına izin verdi. Eğer İslam, farklı inancı bastırmayı hedefleseydi, bu asla mümkün olmazdı. Öte yandan Hz. Peygamber hiçbir zaman “Herkes kendi başına yaşasın, toplum beni ilgilendirmez” demedi. Aksine şöyle buyurdu:

“Sizden biriniz, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.”
Bu hadis, İslam’ın bencil bireyciliği reddettiğinin açık göstergesidir.

Ayrıca cennete girersen ailem cehennemde mi diye sormayacaksın kısacası tamamen kendin için yaşıyorsun, sana ne milletin dininden dinsizliğinden?
“Cennete girince ailemi umursamayacağım” anlayışı da Kur’an’a ve peygamber ahlakına terstir. Hz. İbrahim’in, Hz. Nuh’un, Hz. Muhammed’in duaları yalnızca kendileri için değil, aileleri ve nesilleri içindir. Bu da iman sorumluluğunun yalnızca “kendim kurtulayım” demek olmadığını gösterir.
 
“Cennete girince ailemi umursamayacağım” anlayışı da Kur’an’a ve peygamber ahlakına terstir. Hz. İbrahim’in, Hz. Nuh’un, Hz. Muhammed’in duaları yalnızca kendileri için değil, aileleri ve nesilleri içindir. Bu da iman sorumluluğunun yalnızca “kendim kurtulayım” demek olmadığını gösterir.
Cennet'te sonsuz mutluluk var, hüzün gibi insanı kötü edecek şeyler yok. Eğer ailenden biri cehenneme girecekse ve onlar için üzüleceksen cennette hüzün de vardır. Yani cennete kendimiz için gidiyoruz eğer hüzün yoksa zaten cennete gittikten sonra ailen bile aklına gelmeyecek. Gelirse "Annem şu an cehennemde yanıyor" dersin ve üzülürsün. Üzülmezsen yine cennete kendin için gitmiş sayılırsın. Burada dünya için konuşmayalım, kime sorsan zaten ailesinin veya masum birinin cehenneme gitmek istemediğini söyler.
 

Bu konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Technopat Haberler

Geri
Yukarı