Kur’an Devlet Yönetmez, Vicdan İnşa Eder: Müslümanlık ile Laiklik Neden Çelişmez?”
“Hem Müslüman hem laik olunmaz” iddiası, ilk bakışta Kur’an’a bağlılıkla laikliği karşı karşıya koyan güçlü bir söylem gibi görünse de, temelde din ile devlet, iman ile hukuk ve ilke ile mekanizma arasındaki farkın gözden kaçırılmasına dayanır. Müslüman olmak, Kur’an’ı Allah’ın kelamı olarak kabul etmek ve hayatını bu inanç doğrultusunda şekillendirmeye çalışmaktır; laikliği savunmak ise devletin din karşısında tarafsız kalmasını, herhangi bir inanç yorumunu zorla dayatmamasını istemektir. Bu iki tutum, sanılanın aksine, birbirini dışlayan değil, farklı alanlara ait tercihlerdir.
Kur’an, insanlara hitap eden bir iman ve ahlak rehberidir. Hitap tarzı “ey iman edenler” şeklindedir; devletlere, kurumlara veya anayasal düzenlere seslenmez. (Bknz: Şayet Öyle olsaydı peygamberimizin torunları Hz. Hasan ve Hz Hüseyin kerbalada şehit edilmezdi. Sonuçta dini uygulayan da insanlardır.) Kur’an’da adalet, emanet, zulüm yasağı, kul hakkı ve merhamet gibi evrensel ilkeler konur; ancak bir devletin nasıl yönetileceği, yasaların hangi usulle yapılacağı, idari ve cezai mekanizmaların nasıl işleyeceği ayrıntılandırılmaz. Bu alan bilinçli olarak insan aklına ve toplumsal tecrübeye bırakılmıştır. Dolayısıyla “Kur’an yönetsin” talebi, dinî bir zorunluluktan çok, siyasal bir tercihtir.
Kur’an’ın “ey iman edenler” hitabı, yalnızca bireysel bir çağrı değildir. Normatif sorumluluğun muhatabının bilinçli özne olduğunu gösterir. Bu, hükümlerin kamusal sonuçlar doğurmadığı anlamına gelmez. Aksine, Kur’an ahlakı bireyde temellendirir ama toplumsal adalet iddiasından vazgeçmez:
“Biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik, beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar adaleti ayakta tutsunlar.” (Hadîd 57/25)
Burada amaç yalnızca bireysel vicdan inşası değil, adaletin toplumsal olarak ikame edilmesidir. Adaletin toplumsal karşılığı ise kaçınılmaz olarak hukuk ve yönetimle ilişkilidir.
“Dinde zorlama yoktur” ayeti (Bakara 2/256) iman alanına ilişkindir, hukuk alanına değil. Kur’an, kimseyi iman etmeye zorlamaz fakat iman edenin hayatına yön veren normlar koyar. Aynı Kur’an’da şu da vardır:
“Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin.” (Mâide 5/38)
“Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara 2/179)
Bu hükümler, sadece “vicdana bırakılmış ahlakî tavsiyeler” değildir. Kur’an, bazı alanları açıkça normatif ve bağlayıcı olarak düzenler. Dolayısıyla mesele “din devleti yönetsin mi?” gibi kaba bir slogan değil, Allah’ın koyduğu sınırların hangi düzlemde bağlayıcı olduğu meselesidir.
Bu noktada sıkça delil gösterilen “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” (Maide 44) ayeti, yüzeysel biçimde okunduğunda ilahî hükümlerin siyasal iktidar eliyle uygulanmasını emreden bir buyruk gibi sunulsa da, ayetin asıl bağlamı bunun tersine işaret eder. Bilakis, kendi kutsal kitaplarındaki hükümleri çıkarları doğrultusunda gizleyen, değiştiren ve adaleti bile bile çiğneyen; üstelik yönetimde söz sahibi olan (yahudi) din adamlarına yöneliktir (Buna benzer ayetler kuranda çok sık geçmektedir. Özellikle kurandan önce vahy olunan ve insanlar tarafından tahrif edilen incil, zebur ve tevrat). Bu yönüyle Kur’an, yalnızca bireysel bir ahlaki sapmayı değil, dinin yönetimle iç içe geçmesi sonucu ilahî hükümlerin insanlar tarafından tahrif edilmesini gözler önüne sermektedir. Yani eleştirilen husus, Allah’ın hükümlerinin uygulanmaması kadar, bu hükümlerin iktidar ilişkileri içinde araçsallaştırılmasıdır. Kur’an burada, din adına hükmeden insanların mutlak doğruluk ve masumiyet iddiasını reddeder; ilahî olanın beşerî iktidar eliyle kaçınılmaz olarak yorumlandığını, hatta çarpıtılabildiğini açıkça ortaya koyar. Bu nedenle ayet, dinin devlet gücüyle uygulanmasını emreden bir meşruiyet metni olmaktan ziyade, dini siyasete teslim etmenin doğuracağı adaletsizlik ve yozlaşmaya karşı bir uyarı niteliği taşır.
Laiklik, Kur’an’ı veya dini reddetmek anlamına gelmez; dinin devletin cebir gücüyle korunmasına karşı çıkmaktır. Bir Müslüman Kur’an’a inanabilir, ibadetini yerine getirebilir ve ahlakını dinine göre yaşayabilir; aynı zamanda devletin iman alanına müdahale etmemesi gerektiğini savunabilir. Bu tutum, Kur’an’a karşı değil, zorlamaya karşıdır. Nitekim Kur’an “Dinde zorlama yoktur” diyerek inancı hukuki baskının dışına yerleştirir.
Hz. Muhammed’in hayatı da bu ayrımı doğrular. Mekke döneminde ne bir İslam devleti ne de zorlayıcı bir otorite vardı; buna rağmen İslam var olmuş, yayılmış ve kök salmıştır. Namaz kılarken zulme uğramış, tebliğ ederken eziyet görmüş; fakat hiçbir zaman inancı engelleyenlere karşı dini, cebrî bir hukuk aracı hâline getirmemiştir. Eğer iman ve ibadet zorla korunması gereken bir devlet meselesi olsaydı, bu yetki en başta kendisine verilirdi.
Sonuç olarak Müslüman olmak, Allah’a karşı bireysel sorumluluğu kabul etmektir; laikliği savunmak ise devletin sınırlarını çizmektir. Kur’an’ı bir vicdan ve ahlak rehberi olarak kabul etmekle, devletin tüm toplumu tek bir din yorumuna göre yönetmesine karşı çıkmak arasında bir çelişki yoktur. Çelişki, Kur’an’ı iman rehberi olmaktan çıkarıp devlet anayasasına dönüştürmeye çalışmakta ortaya çıkar.
Maide 44 ayetinin sadece “din adamlarına uyarı” olduğu yorumu da eksiktir. Ayet, evet, ilahi hükmü çarpıtanları eleştirir fakat aynı zamanda şunu da söyler: Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek bir ölçüdür. Buradaki problem, hükmün varlığı değil, hükmün iktidar tarafından tahrif edilmesidir. Bu, hükmü bütünüyle kamusal alandan dışlamayı değil, hüküm iddiasında bulunanın kendisini mutlaklaştırmamasını gerektirir.
Hz. Peygamber’in Mekke dönemini delil göstermek de bağlam sorunudur. Mekke, güçsüzlük dönemidir. Medine ise hukuk, siyaset ve toplumsal düzenin inşa edildiği dönemdir. Resûlullah Medine’de sadece tebliğci değil; hakem, kadı ve yönetici olarak da görev yapmıştır. Şu hadis bunu açıkça ortaya koyar:
“Allah’ım, hüküm verdiğimde bana isabet ettir.” (Müslim, Akdiye)
Eğer dinin kamusal düzene dair hiçbir bağlayıcılığı olmasaydı, Medine Sözleşmesi’nden, hukuki yaptırımlardan ve kamu düzeninden söz edilemezdi.
Ebrehe kıssası ise “devlete gerek yok” tezinin değil, Allah’ın kudretinin sınırlarının hatırlatılmasıdır. Allah dilerse sebepsiz korur, dilerse sebeplerle. Aynı Allah, kullarına şu emri de verir.
“Aranızda adaletle hükmeden bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân 3/104)
Allah’ın kudretine iman etmek, insanın sorumluluğunu iptal etmez.
Nitekim Ebu Cehil figürü üzerinden okunduğunda mesele daha net anlaşılır. Çünkü Ebu Cehil’in asıl meselesi “Allah yok” demek değildi. Asıl itirazı, vahyin bağlayıcı bir otorite iddia etmesiydi. Kur’an konuşsun, öğüt versin, vicdanlara hitap etsin istiyordu ama düzeni değiştirmesini, hüküm koymasını kabul etmiyordu. İnanç bireysel alanda kalsın, güç ve iktidar olduğu gibi sürsün istiyordu. Bu yüzden vahyi bütünüyle reddetmek yerine, onu etkisizleştirmeye çalıştı: “Bu bir söz, bir anlatı, ama hayatı yönetecek bir hakikat değil” demeye getirdi. Asıl rahatsızlığı, Kur’an’ın ahlakî bir çağrı olmanın ötesine geçip adalet, sorumluluk ve hesap fikrini merkeze almasıydı.
Ebu Cehil’in tavrı şuydu: Din olsun ama bağlayıcı olmasın. Konuşsun ama hükmetmesin. Kur’an ise bu ayrımı baştan reddetti. Çünkü vahiy, sadece bireysel vicdanı değil, insanın adaletle kurduğu ilişkiyi de dönüştürmeyi hedefliyordu.
Bu yüzden çatışma, Allah’ın varlığı üzerine değil; Allah adına kimin söz söyleyeceği ve bu sözün hayatı ne kadar bağlayacağı üzerine yaşandı.