İslam ve laiklik aynı anda desteklenebilir mi?

  • Konuyu başlatan fl3y
  • Başlangıç Tarihi
  • Mesaj 239
  • Görüntüleme 5.138
Cennet'te sonsuz mutluluk var, hüzün gibi insanı kötü edecek şeyler yok. Eğer ailenden biri cehenneme girecekse ve onlar için üzüleceksen cennette hüzün de vardır. Yani cennete kendimiz için gidiyoruz eğer hüzün yoksa zaten cennete gittikten sonra ailen bile aklına gelmeyecek. Gelirse "Annem şu an cehennemde yanıyor" dersin ve üzülürsün. Üzülmezsen yine cennete kendin için gitmiş sayılırsın. Burada dünya için konuşmayalım, kime sorsan zaten ailesinin veya masum birinin cehenneme gitmek istemediğini söyler.
Cennette hüzün olmayışı, dünyadaki sorumluluğunuzu kaldırmaz. Dünyadaki sorumluluğunuzu bu kılıf altında yok sayamazsınız. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak zorundasınız.
 
Cennette hüzün olmayışı, dünyadaki sorumluluğunuzu kaldırmaz. Dünyadaki sorumluluğunuzu bu kılıf altında yok sayamazsınız. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak zorundasınız.
Başkasını doğru yola sürüklemek bile kendimiz için. İnsan her ne kadar inkar etse de beyin bunu (bu adamı doğru yola sürüklersem cennete gitme olasılığım artar) şeklinde düşünür. Benim burada söylediğim final kısım yani nihai amaç. Burada her ne kadar insanların cennete girmesini istesek bile (ki dediğim kişiler dinsiz dedikleri adamın nereye gideceğini umursamıyor tamamen salça olmak istiyor veya kendini cennete sokmak istiyor) cennette kimse cehennemde yanan insanları düşünmeyecek. Allah bile. Eğer düşünseydi sonsuza kadar sürecek acıyı yaşatmazdı. Sonu olmayan acı.
 
Arkadaşlar, son zamanlarda pek çok "Atatürk dinsizdi" diye İslam'ı kötüleyenlerle karşılaşıyorum. Ne kadar arasam da hem Müslüman olup hem de Atatürk'ü seven birisine rastlamadım. Aynı şey şeriat için de geçerli. Müslüman olup da şeriatı desteklemezsek dinden çıkacağımızı sananlar var. Hâlbuki İslam laiklik dinidir, herkesin dini kendine. Kişisel şeriatın varsa daha ne karışacaksın, değil mi? Yani hocalarım, benim gibi hem Müslüman olup hem de laikliği destekleyenler var mıdır aranızda? Ben mi farklıyım? Bilgim mi yok?
Yukarıda biraz ayrıntılı cevaplar yazmaya çalıştım. Konunun özüne dönecek olursam size net bir cevap yazayım:

Şeriat ile laiklik, İslam açısından zıt iki ilkedir. Çünkü laiklik, hüküm koyma yetkisini insana; şeriat ise Allah’a nispet eder. Bu yalnızca bir yönetim tercihi değil, otoritenin kaynağına dair temel bir ayrımdır. Kur’an’da hüküm koyma yetkisi açıkça Allah’a verilir:

“Hüküm yalnızca Allah’ındır.” (Yûsuf 12/40)
“Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet.” (Mâide 5/49)

Bu ayetler ahlaki tavsiyeden değil, bağlayıcı hüküm yetkisinden söz eder. Laiklik ise tam tersine, devletin ilahi bir hükme değil, beşeri akla ve çoğunluğa dayanmasını esas alır. Hz. Peygamber de bu yetki ayrımını net biçimde ortaya koymuştur:

“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş, bana karşı gelen Allah’a karşı gelmiş olur. Devlet başkanına itaat eden bana itaat etmiş, devlet başkanına karşı gelen bana karşı gelmiş olur.” (Buhârî, Cihâd 109, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 32, 33.)

Ancak Resûlullah, bu itaatin mutlak olmadığını, Allah'ın hukukuyla sınırlı olduğunu da eklemiştir:

“Allah’a isyan konusunda (kullara) itaat yoktur. İtaat ancak marufta (Allah’ın rızasına uygun olanda) olur.”
(Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 39)

Resûlullah, Medine’de sadece tebliğci değil; hakem, kadı ve yönetici olarak hüküm vermiştir. Eğer din yalnızca vicdan alanıyla sınırlı olsaydı, Peygamber’in yargı yetkisi diye bir şey olmazdı. Ayrıca şu hadis meseleyi kökten bağlar:

“Sizden kim bir kötülük görürse, eliyle düzeltsin…”
(Muslim, Îman)

Bu hadis, ahlaki sorumluluğun pasif vicdanla sınırlı olmadığını, gerektiğinde kamusal müdahaleye dönüştüğünü gösterir. Laiklik ise tam olarak bu müdahaleyi reddeder. Son olarak Kur’an şunu söyler:

“Hayır! Rabbin hakkı için, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 4/65)

Bu ayet, iman ile hüküm arasındaki bağı koparan bir anlayışa kapıyı kapatır.
 
Ayrıyetten eklemek istiyorum, birkaç yorum gördüm bu konu hakkında. Atatürk'ün önceden Müslüman olduğu kesin, sonrası bilinmiyor. Gidipte kesin olarak Ateis Deist vs yorumları tamamen yanlış, bazı sözlerinde İslam'ı överken bazı sözlerinde övmüyor. Kesin olarak tek bildiğim şey sonradan dahi İslam'a katkıda bulunmuştur. İstendiği takdirde bu konu hakkında konu açabilirim.
1:
Bu içeriği görüntülemek için üçüncü taraf çerezlerini yerleştirmek için izninize ihtiyacımız olacak.
Daha detaylı bilgi için, çerezler sayfamıza bakınız.

2: Bunun kesinligi yok, ancak bazi tarihçiler kabul ediyor. Bir yerde ise yanlis olduğunu okumuştum. Yine de atıyorum, Grace Ellison olması lazım Atatürk'le röportajından bir metin:
Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükûmetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir. Âdetâ halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.
3:
Türkler İslâm dinini kabul etmeden önce de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de diğerlerinin Türklerle birleşip bir millet oluşturmala- rına etki yapmadı. Bilakis, Türk milletinin millî bağlarını gevşetti; milli duygularını, milli heyecanını uyuşturdu.
Not: biraz daha ağır hali de var bu metnin, Arap dini, Muhammed'in kurduğu din tarzı cümleler ile başlayan. Bunların doğruluğu sorgulanabilecegi için onları atmadım.

Sonuç olarak, lütfen Müslüman olmasa onu sevmeyecekmisiz gibi savunmalar yapmayalım. Attığım şeylerden de başka kanıtlardan da yola cikarak dinsiz olduğu aşikâr belli dönemlerde. Ölmeden önce Müslüman olmadıysa tabii. Bu bizi ilgilendirir mi? Hayır. Her türlü sevgimiz aynı.

Bu sefer konuyu okumayacağım, doğrudan cevap: Evet, desteklenir. Hiçbir şey de fikrimi değiştiremez.
En doğrusu, yukarıda Atatürk cami sattı mı diyen arkadaş vardı, başörtülülerin başını açmış zorla.

Yönetim biçimi olarak savunulmasında bir mahsur görmüyorum ayrıca, neden sorun olsun?
 
Son düzenleme:
1:
Bu içeriği görüntülemek için üçüncü taraf çerezlerini yerleştirmek için izninize ihtiyacımız olacak.
Daha detaylı bilgi için, çerezler sayfamıza bakınız.

2: Bunun kesinligi yok, ancak bazi tarihçiler kabul ediyor. Bir yerde ise yanlis olduğunu okumuştum. Yine de atıyorum, Grace Ellison olması lazım Atatürk'le röportajından bir metin:
Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükûmetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir. Âdetâ halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.
3:
Türkler İslâm dinini kabul etmeden önce de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de diğerlerinin Türklerle birleşip bir millet oluşturmala- rına etki yapmadı. Bilakis, Türk milletinin millî bağlarını gevşetti; milli duygularını, milli heyecanını uyuşturdu.
Not: biraz daha ağır hali de var bu metnin, Arap dini, Muhammed'in kurduğu din tarzı cümleler ile başlayan. Bunların doğruluğu sorgulanabilecegi için onları atmadım.

Sonuç olarak, lütfen Müslüman olmasa onu sevmeyecekmisiz gibi savunmalar yapmayalım. Attığım şeylerden de başka kanıtlardan da yola cikarak dinsiz olduğu aşikâr belli dönemlerde. Ölmeden önce Müslüman olmadıysa tabii. Bu bizi ilgilendirir mi? Hayır. Her türlü sevgimiz aynı.


En doğrusu, yukarıda Atatürk cami sattı mı diyen arkadaş vardı, başörtülülerin başını açmış zorla.

Yönetim biçimi olarak savunulmasında bir mahsur görmüyorum ayrıca, neden sorun olsun?

Yakın zamanda konuyu açacağım, linkini atarım.
 
Atam olmasaydı başlığın muhtemel hali; Hristiyanlık ve laiklik aynı anda desteklenebilir mi?
 
Kur’an’ın “ey iman edenler” hitabı, yalnızca bireysel bir çağrı değildir. Normatif sorumluluğun muhatabının bilinçli özne olduğunu gösterir. Bu, hükümlerin kamusal sonuçlar doğurmadığı anlamına gelmez. Aksine, Kur’an ahlakı bireyde temellendirir ama toplumsal adalet iddiasından vazgeçmez:

“Biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik, beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar adaleti ayakta tutsunlar.” (Hadîd 57/25)

Burada amaç yalnızca bireysel vicdan inşası değil, adaletin toplumsal olarak ikame edilmesidir. Adaletin toplumsal karşılığı ise kaçınılmaz olarak hukuk ve yönetimle ilişkilidir.

“Dinde zorlama yoktur” ayeti (Bakara 2/256) iman alanına ilişkindir, hukuk alanına değil. Kur’an, kimseyi iman etmeye zorlamaz fakat iman edenin hayatına yön veren normlar koyar. Aynı Kur’an’da şu da vardır:

“Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin.” (Mâide 5/38)
“Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara 2/179)

Bu hükümler, sadece “vicdana bırakılmış ahlakî tavsiyeler” değildir. Kur’an, bazı alanları açıkça normatif ve bağlayıcı olarak düzenler. Dolayısıyla mesele “din devleti yönetsin mi?” gibi kaba bir slogan değil, Allah’ın koyduğu sınırların hangi düzlemde bağlayıcı olduğu meselesidir.


Maide 44 ayetinin sadece “din adamlarına uyarı” olduğu yorumu da eksiktir. Ayet, evet, ilahi hükmü çarpıtanları eleştirir fakat aynı zamanda şunu da söyler: Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek bir ölçüdür. Buradaki problem, hükmün varlığı değil, hükmün iktidar tarafından tahrif edilmesidir. Bu, hükmü bütünüyle kamusal alandan dışlamayı değil, hüküm iddiasında bulunanın kendisini mutlaklaştırmamasını gerektirir.

Hz. Peygamber’in Mekke dönemini delil göstermek de bağlam sorunudur. Mekke, güçsüzlük dönemidir. Medine ise hukuk, siyaset ve toplumsal düzenin inşa edildiği dönemdir. Resûlullah Medine’de sadece tebliğci değil; hakem, kadı ve yönetici olarak da görev yapmıştır. Şu hadis bunu açıkça ortaya koyar:

“Allah’ım, hüküm verdiğimde bana isabet ettir.” (Müslim, Akdiye)

Eğer dinin kamusal düzene dair hiçbir bağlayıcılığı olmasaydı, Medine Sözleşmesi’nden, hukuki yaptırımlardan ve kamu düzeninden söz edilemezdi.

Ebrehe kıssası ise “devlete gerek yok” tezinin değil, Allah’ın kudretinin sınırlarının hatırlatılmasıdır. Allah dilerse sebepsiz korur, dilerse sebeplerle. Aynı Allah, kullarına şu emri de verir.

“Aranızda adaletle hükmeden bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân 3/104)

Allah’ın kudretine iman etmek, insanın sorumluluğunu iptal etmez.

Nitekim Ebu Cehil figürü üzerinden okunduğunda mesele daha net anlaşılır. Çünkü Ebu Cehil’in asıl meselesi “Allah yok” demek değildi. Asıl itirazı, vahyin bağlayıcı bir otorite iddia etmesiydi. Kur’an konuşsun, öğüt versin, vicdanlara hitap etsin istiyordu ama düzeni değiştirmesini, hüküm koymasını kabul etmiyordu. İnanç bireysel alanda kalsın, güç ve iktidar olduğu gibi sürsün istiyordu. Bu yüzden vahyi bütünüyle reddetmek yerine, onu etkisizleştirmeye çalıştı: “Bu bir söz, bir anlatı, ama hayatı yönetecek bir hakikat değil” demeye getirdi. Asıl rahatsızlığı, Kur’an’ın ahlakî bir çağrı olmanın ötesine geçip adalet, sorumluluk ve hesap fikrini merkeze almasıydı.

Ebu Cehil’in tavrı şuydu: Din olsun ama bağlayıcı olmasın. Konuşsun ama hükmetmesin. Kur’an ise bu ayrımı baştan reddetti. Çünkü vahiy, sadece bireysel vicdanı değil, insanın adaletle kurduğu ilişkiyi de dönüştürmeyi hedefliyordu.

Bu yüzden çatışma, Allah’ın varlığı üzerine değil; Allah adına kimin söz söyleyeceği ve bu sözün hayatı ne kadar bağlayacağı üzerine yaşandı.
Kur’an’ın normatif bir dil kullanması, yani “ey iman edenler” hitabıyla bilinçli özneyi muhatap alması, onun bireysel alanla sınırlı bir metin olmadığını gösterir; bu doğrudur. Ancak buradan zorunlu olarak Kur’an’ın devlet eliyle, siyasal iktidar aracılığıyla uygulanması gerektiği sonucunu çıkarmak, metnin kendisinin kurmadığı bir bağdır. Kur’an sorumluluğu yükler, fakat bu sorumluluğun hangi kurumsal araçlarla hayata geçirileceğini belirlemez. Norm koymak başka, bu normu siyasal zorla icra etmeyi zorunlu kılmak başkadır. Eğer normatiflik tek başına devlet zorunluluğu doğursaydı o zaman bu anlayışla, devletsiz kalan her Müslüman topluluk iman bakımından eksik sayılmak zorunda kalırdı ki bu, Kur’an’da karşılığı olmayan bir sonuçtur.

Kur’an’ın adalet vurgusu da benzer şekilde genişletilmektedir. Hadîd 57/25 ayeti, adaletin yalnızca bireysel bir erdem değil, toplumsal bir ideal olduğunu açıkça ortaya koyar. Ancak adaletin toplumsal bir ideal olması, onun yalnızca ilahî kaynaklı bir hukuk sistemiyle ve dinî bir iktidarla sağlanabileceği anlamına gelmez. Kur’an adaleti bir amaç olarak koyar; bu amacın tarihsel, kurumsal ve siyasal biçimini insanın aklına ve sorumluluğuna bırakır. Laik bir düzen, adaleti dinden koparmak değil; adaleti herkes için bağlayıcı, kimse için iman dayatmasına dönüşmeyen bir zemine taşımaktır. Müslüman bir birey, bu zeminde Kur’an ahlakıyla adalet talep edebilir ve bu, imanla çelişmez.

Sizin “Dinde zorlama yoktur” ayetini yalnızca iman alanına indirgenmeniz de eksik ve çelişkili bir okumadır. Diğer ayetleri kamusal alana hasrederken bunu bireysel imana indirgemeniz işinize geldiği gibi bir yoruma giriyor ki kuran bir bütündür bu yüzden kitabı okurken bir konu üzerinde ayırıcı şekilde okursan ayetleri çelişkiye düşürmüş olursun. Hukuk, salt teknik bir yaptırım sistemi değildir; aynı zamanda değer dayatımıdır. Hukukun doğrudan dinî metinden türetilmesi, iman alanının dolaylı biçimde zorlanması sonucunu doğurur. Bu nedenle iman özgürlüğünü korumak, yalnızca kalpteki inancı değil, bu inancın siyasal zorlamaya dönüşmemesini de kapsar. Laiklik, bu noktada Kur’an’ın iman özgürlüğü ilkesine karşı değil; onun pratik teminatı olarak işlev görür.

Hudud ayetlerinin varlığı da devlet zorunluluğu iddiasını tek başına doğrulamaz. Kur’an’da ceza hükümleri son derece sınırlıdır ve klasik İslam pratiğinde dahi bu hükümler şüpheyle düşürülmüş, uygulanmaması tercih edilmiştir. Bu durum, hükmün varlığı ile her tarihsel bağlamda uygulanma zorunluluğu arasında bilinçli bir mesafe bırakıldığını gösterir. Kur’an sınırları çizer; bu sınırların nasıl ve ne ölçüde hayata geçirileceğini insanın adalet, hikmet ve sorumluluk bilincine emanet eder. Bu alan, laikliğin mümkün ve meşru olduğu alandır.

Mâide 44 ayeti de çoğu zaman olduğu gibi burada da siyasal bir mutlakiyet ayeti gibi okunmaktadır. Oysa ayet, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi bir ahlaki ölçü olarak koyar; belirli bir rejim, anayasa ya da iktidar modeli dayatmaz. Ayetin hedefi, ilahî hükmü çıkarları doğrultusunda tahrif eden iktidar sahipleridir. Bu ayeti ciddiye almak, Allah adına mutlak konuşan siyasal otoriteleri sınırlandırmayı gerektirir; kamusal alanı bütünüyle din dışı ilan etmeyi değil ama onu tek bir dinî yorumun zorlayıcı iktidarına da teslim etmemeyi.

Hz. Peygamber’in Medine’de yönetici, hakem ve kadı olması tarihsel bir gerçektir; ancak bu durum evrensel ve değişmez bir siyasal model olarak okunamaz. Hz. Peygamber vahiy alan, hatadan korunmuş bir otoritedir. Bu vasıf, hiçbir beşerî iktidar için geçerli değildir. Medine örneği, ahlaki ilke ve adalet idealini öğretir; fakat peygamber olmayanların peygamber yetkisi iddiasıyla hüküm sürmesini meşrulaştırmaz. Laiklik, tam da bu noktada, Allah adına konuşma yetkisinin sınırsızca iktidara devredilmesini engelleyen bir sınırdır.

Ebu Cehil benzetmen ise en saçma nokta. Ebu Cehil’in itirazı, vahyin bağlayıcılığına değil; vahyin kendisineydi. O, hesabı, sorumluluğu ve ahlaki yükümlülüğü reddetti. Laik Müslüman ise vahyi kabul eder, ahlaki sorumluluğu benimser ve hesabı Allah’a vereceğini bilir. Aradaki fark açıktır: Ebu Cehil vahyi geçersiz saydı; laik Müslüman vahyi siyasal zor aygıtına dönüştürmeyi reddeder. Bu iki tavrı özdeşleştirmek hem tarihsel hem kavramsal olarak yanlıştır.

İmanî bağlayıcılıkla siyasal zorunluluğun aynı şey sanman büyük bir hata. Müslüman olmak, Allah’a inanmayı ve O’nun huzurunda hesap vereceğini bilmeyi gerektirir; devleti Allah adına konuşturmayı değil. Laik bir insan Müslüman olabilir; çünkü laiklik Allah’ı hayattan kovmak değil, Allah adına hükmetme yetkisini insanlardan geri almaktır. Allah her şeye kadirken, O’nun adına konuşma konusunda neden bu kadar ısrarcı olanların aslında neyi savunduğu sorusu, meselenin en sahici yerinde durmaktadır aslında.

Yukarıda biraz ayrıntılı cevaplar yazmaya çalıştım. Konunun özüne dönecek olursam size net bir cevap yazayım:

Şeriat ile laiklik, İslam açısından zıt iki ilkedir. Çünkü laiklik, hüküm koyma yetkisini insana; şeriat ise Allah’a nispet eder. Bu yalnızca bir yönetim tercihi değil, otoritenin kaynağına dair temel bir ayrımdır. Kur’an’da hüküm koyma yetkisi açıkça Allah’a verilir:

“Hüküm yalnızca Allah’ındır.” (Yûsuf 12/40)
“Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet.” (Mâide 5/49)

Bu ayetler ahlaki tavsiyeden değil, bağlayıcı hüküm yetkisinden söz eder. Laiklik ise tam tersine, devletin ilahi bir hükme değil, beşeri akla ve çoğunluğa dayanmasını esas alır. Hz. Peygamber de bu yetki ayrımını net biçimde ortaya koymuştur:

“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş, bana karşı gelen Allah’a karşı gelmiş olur. Devlet başkanına itaat eden bana itaat etmiş, devlet başkanına karşı gelen bana karşı gelmiş olur.” (Buhârî, Cihâd 109, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 32, 33.)

Ancak Resûlullah, bu itaatin mutlak olmadığını, Allah'ın hukukuyla sınırlı olduğunu da eklemiştir:

“Allah’a isyan konusunda (kullara) itaat yoktur. İtaat ancak marufta (Allah’ın rızasına uygun olanda) olur.”
(Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 39)

Resûlullah, Medine’de sadece tebliğci değil; hakem, kadı ve yönetici olarak hüküm vermiştir. Eğer din yalnızca vicdan alanıyla sınırlı olsaydı, Peygamber’in yargı yetkisi diye bir şey olmazdı. Ayrıca şu hadis meseleyi kökten bağlar:

“Sizden kim bir kötülük görürse, eliyle düzeltsin…”
(Muslim, Îman)

Bu hadis, ahlaki sorumluluğun pasif vicdanla sınırlı olmadığını, gerektiğinde kamusal müdahaleye dönüştüğünü gösterir. Laiklik ise tam olarak bu müdahaleyi reddeder. Son olarak Kur’an şunu söyler:

“Hayır! Rabbin hakkı için, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 4/65)

Bu ayet, iman ile hüküm arasındaki bağı koparan bir anlayışa kapıyı kapatır.
Kur’an’da geçen “Hüküm yalnızca Allah’ındır” (Yûsuf 12/40) ifadesi, insanın kendi keyfini, çıkarını ve gücünü mutlaklaştırmasına karşı söylenmiş bir tevhid ilkesidir. Ayet, Allah’ın nihai doğruyu ve hesabı belirleyen merci olduğunu ilan eder; fakat bu ilkenin yeryüzünde hangi siyasal mekanizma ile uygulanacağı bu ayetten anlaşılamaz. Ayet, “Allah adına kim yönetecek?” sorusunu cevaplamaz tam aksine; “Allah’ın yerine kimse geçemez” der. Bu yönüyle ayet, iktidarı kutsayan değil, iktidarı sınırlayan bir anlam taşır.

Benzer şekilde “Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet” (Mâide 5/49) ayeti, bağlamı itibarıyla ilahi hükmü bile bile çarpıtan otoriteleri hedef alır. Ayetin asıl eleştirisi, hükmün varlığına değil; hükmü kendi çıkarına göre eğip büken iktidar anlayışınadır. Bu ayeti, “kamusal alan ancak ilahi hukukla yönetilir” şeklinde okumak, metnin eleştirdiği şeyin tam tersine düşmektir. Çünkü ayet, Allah adına konuşan iktidarların nasıl yozlaşabileceğini gösterir; bu yetkinin sınırsızca devredilmesini değil.

“Hüküm Allah’ındır” demek, Allah adına hüküm koyma yetkisi insanlara verilmiştir demek değildir. Tam aksine, bu yetkinin kimseye verilmediğini ifade eder. Allah’ın hükmü mutlak ve değişmezdir; insanın yorumu ise sınırlı, tarihsel ve hataya açıktır. Laiklik, Allah’a rakip bir otorite kurmaz; insanın kendi yorumunu ilahi mutlaklıkla dayatmasını engeller.

Laiklik “hükmü insana vermek” değildir; iktidarı kutsallıktan arındırmaktır. Devlet, böylece ilahi iradenin temsilcisi değil; adaletle sınırlı bir beşerî araç olur. Bu durum, Allah’ın hâkimiyetini inkâr etmek değil; Allah adına mutlak yetki iddia edilmesini reddetmektir.

Laiklik, sanıldığı gibi “hükmü Allah’tan alıp insana vermek” değildir. Asıl yaptığı şey, iktidarı kutsallıktan arındırmaktır. Yani devleti, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olmaktan çıkarır. Bu, İslam’a aykırı bir hamle değil; tam tersine tevhidin siyasal alandaki bir sonucudur. Çünkü İslam’da kutsal olan Allah’tır; devlet değil, iktidar hiç değil.

Kur’an boyunca Allah, kendi adının insanlar tarafından araçsallaştırılmasına karşı sürekli uyarıda bulunur. “Allah adına” konuşanların, hükmü tahrif edenlerin, dini çıkar için kullananların eleştirisi bunun en açık göstergesidir. Mâide 44–49 aralığındaki ayetler, ilahi hükmü reddedenlerden çok, ilahi hükmü kendi iktidarına kalkan yapanları hedef alır. Yani problem, dinin kamusal alanda var olması değil; din adına sınırsız yetki iddia edilmesidir.

Laik bir düzende devlet, “Allah böyle emrediyor” deme yetkisine sahip değildir. Bu yetkinin yokluğu, Allah’ın hâkimiyetini inkâr değil; tam aksine Allah’ın adını siyasi tartışmaların ve zor aygıtının dışına çıkararak korumaktır. Çünkü Allah adına hükmetme iddiası, kaçınılmaz olarak Allah’ın yerine konuşma iddiasına dönüşür ki bu en büyük günahlardan biri olan şirkin bile konusuna girer. Kur’an’ın tevhid vurgusu, tam da bu noktada devreye girer:

Allah tektir, mutlak olan O’dur; O’nun adına mutlak yetki kullanan bir beşerî yapı olamaz.


Kur’an’ın sürekli akla, istişareye ve sorumluluğa vurgu yapması da bunu destekler. “Onların işleri aralarında şûra iledir” ayeti, iktidarın kaynağının doğrudan ilahi bir temsil değil, insanlar arası sorumluluk ve denge olduğunu gösterir. Laiklik, bu dengeyi kurumsallaştırır. Devleti vahyin yerine koymaz; ama insanı da Tanrılaştırmaz. Kuran bir kanun ve idari yönetim kitabı olsaydı insanların iradesine gerek kalmaz zaten bütün sistemi düzenlemiş olurdu.

Bu ayetler, İktidarın kaynağının gökten inmiş hazır bir yönetim şeması olmadığını; insanların birbirlerine karşı sorumluluk taşıyarak karar üretmeleri gerektiğini açıkça ortaya koyar. Burada ilahi olan, kararın içeriğini belirleyen ahlaki ilkelerdir; kararın nasıl üretileceği ise insanlara bırakılmıştır. Bu, iktidarın “Allah adına konuşan” bir zümrenin tekelinde olmadığını gösterir.

Ayrıca Kur’an’da günah ile suç arasındaki ayrım dikkat çekicidir. Birçok ağır günah dünyevi cezaya bağlanmaz. Bu, ahlaki sorumluluğun öncelikle Allah ile kul arasında kurulduğunu gösterir. Laiklik, bu ayrımı hukuki zeminde korur. Devlet, kalpleri ve niyetleri yargılamaz; adaletle sınırlı somut fiilleri düzenler. Bu yaklaşım, Kur’an’ın “dinde zorlama yoktur” ilkesinin pratik karşılığıdır.

Bu yüzden laiklik, İslam’ı kamusal hayattan kovan bir sistem olmak zorunda değildir. Aksine, dini iktidarın aracı olmaktan kurtaran bir çerçeve sunar. Allah’ın hâkimiyetini inkâr etmez; Allah adına mutlak yetki kullanan insanları sınırlar. Devleti kutsallaştırmaz, hukuku ilahlaştırmaz, çoğunluğu “hakikat” ilan etmez.

Sonuçta laiklik, Müslüman için şu cümleyi mümkün kılar:
“Allah mutlak hâkimdir; bu yüzden hiçbir iktidar O’nun adına mutlak konuşamaz.”


Bu, seküler bir teslimiyet değil; tevhidin siyasal alandaki en sahici ifadesidir.
 
Son düzenleme:
Kur’an’ın normatif bir dil kullanması, yani “ey iman edenler” hitabıyla bilinçli özneyi muhatap alması, onun bireysel alanla sınırlı bir metin olmadığını gösterir; bu doğrudur. Ancak buradan zorunlu olarak Kur’an’ın devlet eliyle, siyasal iktidar aracılığıyla uygulanması gerektiği sonucunu çıkarmak, metnin kendisinin kurmadığı bir bağdır. Kur’an sorumluluğu yükler, fakat bu sorumluluğun hangi kurumsal araçlarla hayata geçirileceğini belirlemez. Norm koymak başka, bu normu siyasal zorla icra etmeyi zorunlu kılmak başkadır. Eğer normatiflik tek başına devlet zorunluluğu doğursaydı o zaman bu anlayışla, devletsiz kalan her Müslüman topluluk iman bakımından eksik sayılmak zorunda kalırdı ki bu, Kur’an’da karşılığı olmayan bir sonuçtur.
Kur’an’ın normatif dil kullanmasıyla siyasal bağlayıcılık arasında “metnin kurmadığı bir bağ” olduğu iddiası hatalıdır. Kur’an yalnızca ahlakî niyetler koymaz; sınırlar, ölçüler ve yaptırımlar da belirler. Bu sınırlar bireysel vicdanla sınırlı olsaydı, ceza, miras, ticaret, şahitlik ve kamu düzenine dair hükümler anlamsızlaşırdı. Norm koymak ile bu normların toplumsal hayatta bağlayıcı olması arasında ontolojik bir kopukluk yoktur; kopukluk, Kur’an’ı modern devlet tahayyülüne sığdırma çabasının sonucudur.
Kur’an’ın adalet vurgusu da benzer şekilde genişletilmektedir. Hadîd 57/25 ayeti, adaletin yalnızca bireysel bir erdem değil, toplumsal bir ideal olduğunu açıkça ortaya koyar. Ancak adaletin toplumsal bir ideal olması, onun yalnızca ilahî kaynaklı bir hukuk sistemiyle ve dinî bir iktidarla sağlanabileceği anlamına gelmez. Kur’an adaleti bir amaç olarak koyar; bu amacın tarihsel, kurumsal ve siyasal biçimini insanın aklına ve sorumluluğuna bırakır. Laik bir düzen, adaleti dinden koparmak değil; adaleti herkes için bağlayıcı, kimse için iman dayatmasına dönüşmeyen bir zemine taşımaktır. Müslüman bir birey, bu zeminde Kur’an ahlakıyla adalet talep edebilir ve bu, imanla çelişmez.
“Kur’an sorumluluk yükler ama bunun kurumsal biçimini belirlemez” ifadesi kısmen doğrudur; ancak buradan, Kur’an’ın kamusal bağlayıcılığı olmadığı sonucu çıkmaz. Kur’an bir yönetim modeli değil, egemenliğin kaynağını belirler. Egemenliğin Allah’a ait olduğu bir düzende, insan otoritesi mutlak değil, sınırlandırılmıştır. Bu sınırlar “devlet zoruyla iman dayatmak” anlamına gelmez; aksine keyfî otoriteyi, güç istismarını ve zulmü sınırlamak anlamına gelir. Allah’ın hükmünü kamusal alandan tamamen dışlamak, insanı nihai yasa koyucu ilan etmek demektir.

Adaletin “toplumsal bir ideal” olduğu kabul edilip bunun ilahî bir normatif zemine dayanmasının reddedilmesi de kendi içinde tutarsızdır. Adalet soyut bir duygu değil, ölçü gerektirir. Kur’an bu ölçüyü vahiy ile verir. Bu ölçünün tarihsel uygulama biçimleri değişebilir; fakat ölçünün kendisi insan aklına devredilmez. Laikliğin “iman dayatmasını engellemek” iddiası, Allah’ın koyduğu sınırları kamusal bağlayıcılıktan çıkararak insan aklını son merciye yerleştirdiği ölçüde tevhide terstir.
Sizin “Dinde zorlama yoktur” ayetini yalnızca iman alanına indirgenmeniz de eksik ve çelişkili bir okumadır. Diğer ayetleri kamusal alana hasrederken bunu bireysel imana indirgemeniz işinize geldiği gibi bir yoruma giriyor ki kuran bir bütündür bu yüzden kitabı okurken bir konu üzerinde ayırıcı şekilde okursan ayetleri çelişkiye düşürmüş olursun. Hukuk, salt teknik bir yaptırım sistemi değildir; aynı zamanda değer dayatımıdır. Hukukun doğrudan dinî metinden türetilmesi, iman alanının dolaylı biçimde zorlanması sonucunu doğurur. Bu nedenle iman özgürlüğünü korumak, yalnızca kalpteki inancı değil, bu inancın siyasal zorlamaya dönüşmemesini de kapsar. Laiklik, bu noktada Kur’an’ın iman özgürlüğü ilkesine karşı değil; onun pratik teminatı olarak işlev görür.
“Dinde zorlama yoktur” ayetinin iman alanına ilişkin olduğu açıktır. Bu ayeti ceza, hukuk ve kamu düzenine dair tüm hükümleri iptal eden bir ilkeye dönüştürmek, Kur’an’ı kendi içinde işlevsizleştirmektir. Kur’an bir bütündür; iman özgürlüğünü korurken aynı zamanda toplumsal düzen için bağlayıcı hükümler koyar. Bu, çelişki değil, alan ayrımıdır.

Hudud ayetlerinin varlığı da devlet zorunluluğu iddiasını tek başına doğrulamaz. Kur’an’da ceza hükümleri son derece sınırlıdır ve klasik İslam pratiğinde dahi bu hükümler şüpheyle düşürülmüş, uygulanmaması tercih edilmiştir. Bu durum, hükmün varlığı ile her tarihsel bağlamda uygulanma zorunluluğu arasında bilinçli bir mesafe bırakıldığını gösterir. Kur’an sınırları çizer; bu sınırların nasıl ve ne ölçüde hayata geçirileceğini insanın adalet, hikmet ve sorumluluk bilincine emanet eder. Bu alan, laikliğin mümkün ve meşru olduğu alandır.
Hudut hükümlerinin azlığı veya uygulamada ihtiyatla ele alınması, onların bağlayıcı olmadığı anlamına gelmez. Aksine bu durum, Kur’an’ın adaleti keyfî cezayla değil, yüksek ispat ve sorumluluk şartlarıyla güvence altına aldığını gösterir. Hükmün varlığı ile her durumda uygulanması arasında fark vardır; fakat bu fark, hükmü sembolik bir ahlak önerisine indirgemez.

Hz. Peygamber’in Medine’de yönetici, hakem ve kadı olması tarihsel bir gerçektir; ancak bu durum evrensel ve değişmez bir siyasal model olarak okunamaz. Hz. Peygamber vahiy alan, hatadan korunmuş bir otoritedir. Bu vasıf, hiçbir beşerî iktidar için geçerli değildir. Medine örneği, ahlaki ilke ve adalet idealini öğretir; fakat peygamber olmayanların peygamber yetkisi iddiasıyla hüküm sürmesini meşrulaştırmaz. Laiklik, tam da bu noktada, Allah adına konuşma yetkisinin sınırsızca iktidara devredilmesini engelleyen bir sınırdır.
Hz. Peygamber’in Medine’deki konumu tarihsel bir detay değil, vahyin hayata nasıl temas ettiğinin somut örneğidir. Peygamberin ismet sıfatı, onun örnekliğini geçersiz kılmaz; bilakis sınırı gösterir. Müslüman için gaye peygamber olmak değil, ona benzemeye çalışmaktır. Bu benzerliği sadece bireysel ahlaka indirgemek, vahyin toplumsal iddiasını bilinçli olarak daraltmaktır.

Ebu Cehil benzetmen ise en saçma nokta. Ebu Cehil’in itirazı, vahyin bağlayıcılığına değil; vahyin kendisineydi. O, hesabı, sorumluluğu ve ahlaki yükümlülüğü reddetti. Laik Müslüman ise vahyi kabul eder, ahlaki sorumluluğu benimser ve hesabı Allah’a vereceğini bilir. Aradaki fark açıktır: Ebu Cehil vahyi geçersiz saydı; laik Müslüman vahyi siyasal zor aygıtına dönüştürmeyi reddeder. Bu iki tavrı özdeşleştirmek hem tarihsel hem kavramsal olarak yanlıştır.
Ebu Cehil meselesi ise Allah’ın varlığından ziyade Allah’ın hükmünün bağlayıcılığıyla ilgilidir. Ebu Cehil, vahyin hayatı dönüştüren otoritesini reddetmişti. Bugün “vahiy ahlâk söylesin ama hüküm koymasın” diyen yaklaşım, biçimsel olarak farklı olsa da aynı kırılma noktasında durur: Allah konuşsun ama bağlamasın. Sorun Allah’ın kudreti değil; O’nun hükmünün hayata ne kadar karışacağıdır.

Kur’an’ın normatif bir dil kullanması, yani “ey iman edenler” hitabıyla bilinçli özneyi muhatap alması, onun bireysel alanla sınırlı bir metin olmadığını gösterir; bu doğrudur. Ancak buradan zorunlu olarak Kur’an’ın devlet eliyle, siyasal iktidar aracılığıyla uygulanması gerektiği sonucunu çıkarmak, metnin kendisinin kurmadığı bir bağdır. Kur’an sorumluluğu yükler, fakat bu sorumluluğun hangi kurumsal araçlarla hayata geçirileceğini belirlemez. Norm koymak başka, bu normu siyasal zorla icra etmeyi zorunlu kılmak başkadır. Eğer normatiflik tek başına devlet zorunluluğu doğursaydı o zaman bu anlayışla, devletsiz kalan her Müslüman topluluk iman bakımından eksik sayılmak zorunda kalırdı ki bu, Kur’an’da karşılığı olmayan bir sonuçtur.

Kur’an’ın adalet vurgusu da benzer şekilde genişletilmektedir. Hadîd 57/25 ayeti, adaletin yalnızca bireysel bir erdem değil, toplumsal bir ideal olduğunu açıkça ortaya koyar. Ancak adaletin toplumsal bir ideal olması, onun yalnızca ilahî kaynaklı bir hukuk sistemiyle ve dinî bir iktidarla sağlanabileceği anlamına gelmez. Kur’an adaleti bir amaç olarak koyar; bu amacın tarihsel, kurumsal ve siyasal biçimini insanın aklına ve sorumluluğuna bırakır. Laik bir düzen, adaleti dinden koparmak değil; adaleti herkes için bağlayıcı, kimse için iman dayatmasına dönüşmeyen bir zemine taşımaktır. Müslüman bir birey, bu zeminde Kur’an ahlakıyla adalet talep edebilir ve bu, imanla çelişmez.

Sizin “Dinde zorlama yoktur” ayetini yalnızca iman alanına indirgenmeniz de eksik ve çelişkili bir okumadır. Diğer ayetleri kamusal alana hasrederken bunu bireysel imana indirgemeniz işinize geldiği gibi bir yoruma giriyor ki kuran bir bütündür bu yüzden kitabı okurken bir konu üzerinde ayırıcı şekilde okursan ayetleri çelişkiye düşürmüş olursun. Hukuk, salt teknik bir yaptırım sistemi değildir; aynı zamanda değer dayatımıdır. Hukukun doğrudan dinî metinden türetilmesi, iman alanının dolaylı biçimde zorlanması sonucunu doğurur. Bu nedenle iman özgürlüğünü korumak, yalnızca kalpteki inancı değil, bu inancın siyasal zorlamaya dönüşmemesini de kapsar. Laiklik, bu noktada Kur’an’ın iman özgürlüğü ilkesine karşı değil; onun pratik teminatı olarak işlev görür.

Hudud ayetlerinin varlığı da devlet zorunluluğu iddiasını tek başına doğrulamaz. Kur’an’da ceza hükümleri son derece sınırlıdır ve klasik İslam pratiğinde dahi bu hükümler şüpheyle düşürülmüş, uygulanmaması tercih edilmiştir. Bu durum, hükmün varlığı ile her tarihsel bağlamda uygulanma zorunluluğu arasında bilinçli bir mesafe bırakıldığını gösterir. Kur’an sınırları çizer; bu sınırların nasıl ve ne ölçüde hayata geçirileceğini insanın adalet, hikmet ve sorumluluk bilincine emanet eder. Bu alan, laikliğin mümkün ve meşru olduğu alandır.

Mâide 44 ayeti de çoğu zaman olduğu gibi burada da siyasal bir mutlakiyet ayeti gibi okunmaktadır. Oysa ayet, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi bir ahlaki ölçü olarak koyar; belirli bir rejim, anayasa ya da iktidar modeli dayatmaz. Ayetin hedefi, ilahî hükmü çıkarları doğrultusunda tahrif eden iktidar sahipleridir. Bu ayeti ciddiye almak, Allah adına mutlak konuşan siyasal otoriteleri sınırlandırmayı gerektirir; kamusal alanı bütünüyle din dışı ilan etmeyi değil ama onu tek bir dinî yorumun zorlayıcı iktidarına da teslim etmemeyi.

Hz. Peygamber’in Medine’de yönetici, hakem ve kadı olması tarihsel bir gerçektir; ancak bu durum evrensel ve değişmez bir siyasal model olarak okunamaz. Hz. Peygamber vahiy alan, hatadan korunmuş bir otoritedir. Bu vasıf, hiçbir beşerî iktidar için geçerli değildir. Medine örneği, ahlaki ilke ve adalet idealini öğretir; fakat peygamber olmayanların peygamber yetkisi iddiasıyla hüküm sürmesini meşrulaştırmaz. Laiklik, tam da bu noktada, Allah adına konuşma yetkisinin sınırsızca iktidara devredilmesini engelleyen bir sınırdır.

Ebu Cehil benzetmen ise en saçma nokta. Ebu Cehil’in itirazı, vahyin bağlayıcılığına değil; vahyin kendisineydi. O, hesabı, sorumluluğu ve ahlaki yükümlülüğü reddetti. Laik Müslüman ise vahyi kabul eder, ahlaki sorumluluğu benimser ve hesabı Allah’a vereceğini bilir. Aradaki fark açıktır: Ebu Cehil vahyi geçersiz saydı; laik Müslüman vahyi siyasal zor aygıtına dönüştürmeyi reddeder. Bu iki tavrı özdeşleştirmek hem tarihsel hem kavramsal olarak yanlıştır.

İmanî bağlayıcılıkla siyasal zorunluluğun aynı şey sanman büyük bir hata. Müslüman olmak, Allah’a inanmayı ve O’nun huzurunda hesap vereceğini bilmeyi gerektirir; devleti Allah adına konuşturmayı değil. Laik bir insan Müslüman olabilir; çünkü laiklik Allah’ı hayattan kovmak değil, Allah adına hükmetme yetkisini insanlardan geri almaktır. Allah her şeye kadirken, O’nun adına konuşma konusunda neden bu kadar ısrarcı olanların aslında neyi savunduğu sorusu, meselenin en sahici yerinde durmaktadır aslında.

Kur’an’da geçen “Hüküm yalnızca Allah’ındır” (Yûsuf 12/40) ifadesi, insanın kendi keyfini, çıkarını ve gücünü mutlaklaştırmasına karşı söylenmiş bir tevhid ilkesidir. Ayet, Allah’ın nihai doğruyu ve hesabı belirleyen merci olduğunu ilan eder; fakat bu ilkenin yeryüzünde hangi siyasal mekanizma ile uygulanacağı bu ayetten anlaşılamaz. Ayet, “Allah adına kim yönetecek?” sorusunu cevaplamaz tam aksine; “Allah’ın yerine kimse geçemez” der. Bu yönüyle ayet, iktidarı kutsayan değil, iktidarı sınırlayan bir anlam taşır.

Benzer şekilde “Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet” (Mâide 5/49) ayeti, bağlamı itibarıyla ilahi hükmü bile bile çarpıtan otoriteleri hedef alır. Ayetin asıl eleştirisi, hükmün varlığına değil; hükmü kendi çıkarına göre eğip büken iktidar anlayışınadır. Bu ayeti, “kamusal alan ancak ilahi hukukla yönetilir” şeklinde okumak, metnin eleştirdiği şeyin tam tersine düşmektir. Çünkü ayet, Allah adına konuşan iktidarların nasıl yozlaşabileceğini gösterir; bu yetkinin sınırsızca devredilmesini değil.

“Hüküm Allah’ındır” demek, Allah adına hüküm koyma yetkisi insanlara verilmiştir demek değildir. Tam aksine, bu yetkinin kimseye verilmediğini ifade eder. Allah’ın hükmü mutlak ve değişmezdir; insanın yorumu ise sınırlı, tarihsel ve hataya açıktır. Laiklik, Allah’a rakip bir otorite kurmaz; insanın kendi yorumunu ilahi mutlaklıkla dayatmasını engeller.

Laiklik “hükmü insana vermek” değildir; iktidarı kutsallıktan arındırmaktır. Devlet, böylece ilahi iradenin temsilcisi değil; adaletle sınırlı bir beşerî araç olur. Bu durum, Allah’ın hâkimiyetini inkâr etmek değil; Allah adına mutlak yetki iddia edilmesini reddetmektir.

Laiklik, sanıldığı gibi “hükmü Allah’tan alıp insana vermek” değildir. Asıl yaptığı şey, iktidarı kutsallıktan arındırmaktır. Yani devleti, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olmaktan çıkarır. Bu, İslam’a aykırı bir hamle değil; tam tersine tevhidin siyasal alandaki bir sonucudur. Çünkü İslam’da kutsal olan Allah’tır; devlet değil, iktidar hiç değil.

Kur’an boyunca Allah, kendi adının insanlar tarafından araçsallaştırılmasına karşı sürekli uyarıda bulunur. “Allah adına” konuşanların, hükmü tahrif edenlerin, dini çıkar için kullananların eleştirisi bunun en açık göstergesidir. Mâide 44–49 aralığındaki ayetler, ilahi hükmü reddedenlerden çok, ilahi hükmü kendi iktidarına kalkan yapanları hedef alır. Yani problem, dinin kamusal alanda var olması değil; din adına sınırsız yetki iddia edilmesidir.

Laik bir düzende devlet, “Allah böyle emrediyor” deme yetkisine sahip değildir. Bu yetkinin yokluğu, Allah’ın hâkimiyetini inkâr değil; tam aksine Allah’ın adını siyasi tartışmaların ve zor aygıtının dışına çıkararak korumaktır. Çünkü Allah adına hükmetme iddiası, kaçınılmaz olarak Allah’ın yerine konuşma iddiasına dönüşür ki bu en büyük günahlardan biri olan şirkin bile konusuna girer. Kur’an’ın tevhid vurgusu, tam da bu noktada devreye girer:

Allah tektir, mutlak olan O’dur; O’nun adına mutlak yetki kullanan bir beşerî yapı olamaz.


Kur’an’ın sürekli akla, istişareye ve sorumluluğa vurgu yapması da bunu destekler. “Onların işleri aralarında şûra iledir” ayeti, iktidarın kaynağının doğrudan ilahi bir temsil değil, insanlar arası sorumluluk ve denge olduğunu gösterir. Laiklik, bu dengeyi kurumsallaştırır. Devleti vahyin yerine koymaz; ama insanı da Tanrılaştırmaz. Kuran bir kanun ve idari yönetim kitabı olsaydı insanların iradesine gerek kalmaz zaten bütün sistemi düzenlemiş olurdu.

Bu ayetler, İktidarın kaynağının gökten inmiş hazır bir yönetim şeması olmadığını; insanların birbirlerine karşı sorumluluk taşıyarak karar üretmeleri gerektiğini açıkça ortaya koyar. Burada ilahi olan, kararın içeriğini belirleyen ahlaki ilkelerdir; kararın nasıl üretileceği ise insanlara bırakılmıştır. Bu, iktidarın “Allah adına konuşan” bir zümrenin tekelinde olmadığını gösterir.

Ayrıca Kur’an’da günah ile suç arasındaki ayrım dikkat çekicidir. Birçok ağır günah dünyevi cezaya bağlanmaz. Bu, ahlaki sorumluluğun öncelikle Allah ile kul arasında kurulduğunu gösterir. Laiklik, bu ayrımı hukuki zeminde korur. Devlet, kalpleri ve niyetleri yargılamaz; adaletle sınırlı somut fiilleri düzenler. Bu yaklaşım, Kur’an’ın “dinde zorlama yoktur” ilkesinin pratik karşılığıdır.

Bu yüzden laiklik, İslam’ı kamusal hayattan kovan bir sistem olmak zorunda değildir. Aksine, dini iktidarın aracı olmaktan kurtaran bir çerçeve sunar. Allah’ın hâkimiyetini inkâr etmez; Allah adına mutlak yetki kullanan insanları sınırlar. Devleti kutsallaştırmaz, hukuku ilahlaştırmaz, çoğunluğu “hakikat” ilan etmez.

Sonuçta laiklik, Müslüman için şu cümleyi mümkün kılar:
“Allah mutlak hâkimdir; bu yüzden hiçbir iktidar O’nun adına mutlak konuşamaz.”


Bu, seküler bir teslimiyet değil; tevhidin siyasal alandaki en sahici ifadesidir.
Yazdıklarınızın önemli bir kısmı, yüzeyde “tevhidi koruma” iddiası taşısa da, kavramsal olarak Kur’an’ın siyasal ve hukuki iddiasını nötralize eden modern bir yeniden yorum çabasıdır. Sorun, Allah adına mutlak konuşan bir beşerî otoriteye itiraz değil; bu itirazın çözüm olarak ilahî hükmün kamusal bağlayıcılığını ilkesel biçimde devre dışı bırakmasıdır.

Kur’an’ın “hüküm yalnızca Allah’ındır” vurgusunu yalnızca iktidarı sınırlayan ahlaki bir prensibe indirgemek, metnin açık bağlayıcılığını daraltmaktır. Kur’an, Allah adına keyfî hüküm koyan otoriteleri eleştirirken, aynı zamanda hükmün kaynağının kim olduğunu açıkça belirler. Bu ayetler, sadece “Allah yerine kimse geçmesin” demekle kalmaz; insanın, Allah’ın koyduğu sınırlar dışında hüküm üretme yetkisini de reddeder. Laiklik ise tam olarak bu reddedilen alanı meşrulaştırır: İlahi kaynağı dışlayan, normu insan aklına ve iradesine nispet eden bir hukuk anlayışı. “Kur’an bir yönetim şeması sunmaz” iddiası doğrudur ancak buradan Kur’an’ın kamusal hayatı düzenlemediği sonucu çıkmaz. Kur’an anayasa benzeri bir metindir; ilke koyar, sınır çizer, meşruiyet kaynağını belirler. Detayları tarihe ve içtihada bırakması, hükmün bağlayıcılığını ortadan kaldırmaz. Aksi takdirde ceza, miras, ticaret, şahitlik ve kamu düzenine ilişkin nasların varlığı anlamsızlaşır. Kur’an’ın “nasıl yönetileceğini” bırakması, “neye göre yönetileceğini” insanlara bırakması demek değildir.

Laikliğin “Allah adına konuşmayı engellediği” iddiası da teorik bir soyutlamadan ibarettir. Pratikte laiklik, Allah adına konuşmayı engellemez; Allah’ın konuşmasını kamusal alandan çıkarır. Devleti kutsallıktan arındırdığı iddiası doğru olabilir; fakat bunun bedeli, hukuku ilahî referanstan koparmaktır. Bu kopuş, nötr değildir; bilinçli bir metafizik tercihtir. İktidarı kutsallaştırmamak adına vahyi bağlayıcılıktan çıkarmak, tevhit değil; sekülerleştirmedir.

“Allah mutlak hâkimdir, bu yüzden kimse O’nun adına mutlak konuşamaz” cümlesi doğru olmakla birlikte eksiktir. Çünkü mesele mutlak konuşmak değil; Allah’ın açıkça bildirdiği hükümlerle kayıtlı olmaktır. Hz. Peygamber’in Medine’deki pratiği, vahyin sadece ahlaki ideal değil, hukuki ve siyasal bir referans olduğunu göstermektedir. Peygamberin masumiyeti, bu pratiği geçersiz kılmaz; bilakis yöneticilerin hangi sınırlar içinde kalması gerektiğini öğretir. Müslüman için ölçü, “kim konuşuyor” değil, “neyi esas alarak konuşuyor” sorusudur.

Günah–suç ayrımı üzerinden laikliği meşrulaştırma çabası da benzer şekilde indirgemecidir. Kur’an, her günaha dünyevi ceza koymaz; fakat bu, hukuk alanının vahiyden bağımsız olduğu anlamına gelmez. Aksine bu ayrım, ilahi hukukun keyfî bir zor aygıtı olmadığını gösterir. Laiklik ise bu ayrımı korumakla kalmaz; normatif kaynağı bütünüyle beşerileştirir. Dolayısıyla problem, “Allah adına konuşan iktidar” korkusu değil; bu korku gerekçe gösterilerek Allah’ın hükmünün kamusal bağlayıcılığının ilkesel olarak reddedilmesidir. Laiklik, tarihsel uygulama hatalarına tepki olarak doğmuş olabilir; ancak bugün savunulduğu haliyle İslam’ın siyasal, hukuki ve toplumsal iddiasını bireysel vicdana hapseden bilinçli bir yorumdur.

Bu sebeple laiklik, Kur’an ve hadis merkezli, bütüncül bir İslam anlayışıyla uyumlu değildir. Teorik düzeyde tevhide yaslanıyor gibi görünse de pratikte vahyi bağlayıcı olmaktan çıkarır. Bu yönüyle laiklik, bir yönetim tekniği değil ilahi hükmü hayatın merkezinden dışlayan seküler bir dünya görüşüdür ve bu, İslam açısından nötr değil, açıkça reddedilmesi gereken bir tercihtir.

Atam olmasaydı başlığın muhtemel hali; Hristiyanlık ve laiklik aynı anda desteklenebilir mi?
Atatürk'ün siyasi alandaki yaptığı değişiklikleri ,hiçbir ülke, içeriden destek almadan başaramazdı. Bu indirgemeci bakış açınızın son kullanım tarihi geçti. Gülünç duruma düşüyorsunuz.
 

Bu konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Technopat Haberler

Geri
Yukarı