Kur’an’ın “ey iman edenler” hitabı, yalnızca bireysel bir çağrı değildir. Normatif sorumluluğun muhatabının bilinçli özne olduğunu gösterir. Bu, hükümlerin kamusal sonuçlar doğurmadığı anlamına gelmez. Aksine, Kur’an ahlakı bireyde temellendirir ama toplumsal adalet iddiasından vazgeçmez:
“Biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik, beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar adaleti ayakta tutsunlar.” (Hadîd 57/25)
Burada amaç yalnızca bireysel vicdan inşası değil, adaletin toplumsal olarak ikame edilmesidir. Adaletin toplumsal karşılığı ise kaçınılmaz olarak hukuk ve yönetimle ilişkilidir.
“Dinde zorlama yoktur” ayeti (Bakara 2/256) iman alanına ilişkindir, hukuk alanına değil. Kur’an, kimseyi iman etmeye zorlamaz fakat iman edenin hayatına yön veren normlar koyar. Aynı Kur’an’da şu da vardır:
“Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin.” (Mâide 5/38)
“Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara 2/179)
Bu hükümler, sadece “vicdana bırakılmış ahlakî tavsiyeler” değildir. Kur’an, bazı alanları açıkça normatif ve bağlayıcı olarak düzenler. Dolayısıyla mesele “din devleti yönetsin mi?” gibi kaba bir slogan değil, Allah’ın koyduğu sınırların hangi düzlemde bağlayıcı olduğu meselesidir.
Maide 44 ayetinin sadece “din adamlarına uyarı” olduğu yorumu da eksiktir. Ayet, evet, ilahi hükmü çarpıtanları eleştirir fakat aynı zamanda şunu da söyler: Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek bir ölçüdür. Buradaki problem, hükmün varlığı değil, hükmün iktidar tarafından tahrif edilmesidir. Bu, hükmü bütünüyle kamusal alandan dışlamayı değil, hüküm iddiasında bulunanın kendisini mutlaklaştırmamasını gerektirir.
Hz. Peygamber’in Mekke dönemini delil göstermek de bağlam sorunudur. Mekke, güçsüzlük dönemidir. Medine ise hukuk, siyaset ve toplumsal düzenin inşa edildiği dönemdir. Resûlullah Medine’de sadece tebliğci değil; hakem, kadı ve yönetici olarak da görev yapmıştır. Şu hadis bunu açıkça ortaya koyar:
“Allah’ım, hüküm verdiğimde bana isabet ettir.” (Müslim, Akdiye)
Eğer dinin kamusal düzene dair hiçbir bağlayıcılığı olmasaydı, Medine Sözleşmesi’nden, hukuki yaptırımlardan ve kamu düzeninden söz edilemezdi.
Ebrehe kıssası ise “devlete gerek yok” tezinin değil, Allah’ın kudretinin sınırlarının hatırlatılmasıdır. Allah dilerse sebepsiz korur, dilerse sebeplerle. Aynı Allah, kullarına şu emri de verir.
“Aranızda adaletle hükmeden bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân 3/104)
Allah’ın kudretine iman etmek, insanın sorumluluğunu iptal etmez.
Nitekim Ebu Cehil figürü üzerinden okunduğunda mesele daha net anlaşılır. Çünkü Ebu Cehil’in asıl meselesi “Allah yok” demek değildi. Asıl itirazı, vahyin bağlayıcı bir otorite iddia etmesiydi. Kur’an konuşsun, öğüt versin, vicdanlara hitap etsin istiyordu ama düzeni değiştirmesini, hüküm koymasını kabul etmiyordu. İnanç bireysel alanda kalsın, güç ve iktidar olduğu gibi sürsün istiyordu. Bu yüzden vahyi bütünüyle reddetmek yerine, onu etkisizleştirmeye çalıştı: “Bu bir söz, bir anlatı, ama hayatı yönetecek bir hakikat değil” demeye getirdi. Asıl rahatsızlığı, Kur’an’ın ahlakî bir çağrı olmanın ötesine geçip adalet, sorumluluk ve hesap fikrini merkeze almasıydı.
Ebu Cehil’in tavrı şuydu: Din olsun ama bağlayıcı olmasın. Konuşsun ama hükmetmesin. Kur’an ise bu ayrımı baştan reddetti. Çünkü vahiy, sadece bireysel vicdanı değil, insanın adaletle kurduğu ilişkiyi de dönüştürmeyi hedefliyordu.
Bu yüzden çatışma, Allah’ın varlığı üzerine değil; Allah adına kimin söz söyleyeceği ve bu sözün hayatı ne kadar bağlayacağı üzerine yaşandı.
Kur’an’ın normatif bir dil kullanması, yani “ey iman edenler” hitabıyla bilinçli özneyi muhatap alması, onun bireysel alanla sınırlı bir metin olmadığını gösterir; bu doğrudur. Ancak buradan zorunlu olarak Kur’an’ın devlet eliyle, siyasal iktidar aracılığıyla uygulanması gerektiği sonucunu çıkarmak, metnin kendisinin kurmadığı bir bağdır. Kur’an sorumluluğu yükler, fakat bu sorumluluğun hangi kurumsal araçlarla hayata geçirileceğini belirlemez. Norm koymak başka, bu normu siyasal zorla icra etmeyi zorunlu kılmak başkadır. Eğer normatiflik tek başına devlet zorunluluğu doğursaydı
o zaman bu anlayışla, devletsiz kalan her Müslüman topluluk iman bakımından eksik sayılmak zorunda kalırdı ki bu, Kur’an’da karşılığı olmayan bir sonuçtur.
Kur’an’ın adalet vurgusu da benzer şekilde genişletilmektedir. Hadîd 57/25 ayeti, adaletin yalnızca bireysel bir erdem değil, toplumsal bir ideal olduğunu açıkça ortaya koyar. Ancak
adaletin toplumsal bir ideal olması, onun yalnızca ilahî kaynaklı bir hukuk sistemiyle ve dinî bir iktidarla sağlanabileceği anlamına gelmez.
Kur’an adaleti bir amaç olarak koyar; bu amacın tarihsel, kurumsal ve siyasal biçimini insanın aklına ve sorumluluğuna bırakır. Laik bir düzen, adaleti dinden koparmak değil; adaleti herkes için bağlayıcı, kimse için iman dayatmasına dönüşmeyen bir zemine taşımaktır. Müslüman bir birey, bu zeminde Kur’an ahlakıyla adalet talep edebilir ve bu, imanla çelişmez.
Sizin “Dinde zorlama yoktur” ayetini yalnızca iman alanına indirgenmeniz de eksik ve çelişkili bir okumadır. Diğer ayetleri kamusal alana hasrederken bunu bireysel imana indirgemeniz işinize geldiği gibi bir yoruma giriyor ki kuran bir bütündür bu yüzden kitabı okurken bir konu üzerinde ayırıcı şekilde okursan ayetleri çelişkiye düşürmüş olursun. Hukuk, salt teknik bir yaptırım sistemi değildir; aynı zamanda değer dayatımıdır. Hukukun doğrudan dinî metinden türetilmesi, iman alanının dolaylı biçimde zorlanması sonucunu doğurur. Bu nedenle iman özgürlüğünü korumak, yalnızca kalpteki inancı değil, bu inancın siyasal zorlamaya dönüşmemesini de kapsar. Laiklik, bu noktada Kur’an’ın iman özgürlüğü ilkesine karşı değil; onun pratik teminatı olarak işlev görür.
Hudud ayetlerinin varlığı da devlet zorunluluğu iddiasını tek başına doğrulamaz. Kur’an’da ceza hükümleri son derece sınırlıdır ve klasik İslam pratiğinde dahi bu hükümler şüpheyle düşürülmüş, uygulanmaması tercih edilmiştir. Bu durum, hükmün varlığı ile her tarihsel bağlamda uygulanma zorunluluğu arasında bilinçli bir mesafe bırakıldığını gösterir. Kur’an sınırları çizer; bu sınırların nasıl ve ne ölçüde hayata geçirileceğini insanın adalet, hikmet ve sorumluluk bilincine emanet eder. Bu alan, laikliğin mümkün ve meşru olduğu alandır.
Mâide 44 ayeti de çoğu zaman olduğu gibi burada da siyasal bir mutlakiyet ayeti gibi okunmaktadır. Oysa ayet, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi bir ahlaki ölçü olarak koyar; belirli bir rejim, anayasa ya da iktidar modeli dayatmaz. Ayetin hedefi, ilahî hükmü çıkarları doğrultusunda tahrif eden iktidar sahipleridir. Bu ayeti ciddiye almak, Allah adına mutlak konuşan siyasal otoriteleri sınırlandırmayı gerektirir; kamusal alanı bütünüyle din dışı ilan etmeyi değil ama onu tek bir dinî yorumun zorlayıcı iktidarına da teslim etmemeyi.
Hz. Peygamber’in Medine’de yönetici, hakem ve kadı olması tarihsel bir gerçektir; ancak bu durum evrensel ve değişmez bir siyasal model olarak okunamaz.
Hz. Peygamber vahiy alan, hatadan korunmuş bir otoritedir. Bu vasıf, hiçbir beşerî iktidar için geçerli değildir. Medine örneği, ahlaki ilke ve adalet idealini öğretir; fakat peygamber olmayanların peygamber yetkisi iddiasıyla hüküm sürmesini meşrulaştırmaz.
Laiklik, tam da bu noktada, Allah adına konuşma yetkisinin sınırsızca iktidara devredilmesini engelleyen bir sınırdır.
Ebu Cehil benzetmen ise en saçma nokta. Ebu Cehil’in itirazı, vahyin bağlayıcılığına değil; vahyin kendisineydi. O, hesabı, sorumluluğu ve ahlaki yükümlülüğü reddetti. Laik Müslüman ise vahyi kabul eder, ahlaki sorumluluğu benimser ve hesabı Allah’a vereceğini bilir. Aradaki fark açıktır: Ebu Cehil vahyi geçersiz saydı; laik Müslüman vahyi siyasal zor aygıtına dönüştürmeyi reddeder. Bu iki tavrı özdeşleştirmek hem tarihsel hem kavramsal olarak yanlıştır.
İmanî bağlayıcılıkla siyasal zorunluluğun aynı şey sanman büyük bir hata. Müslüman olmak, Allah’a inanmayı ve O’nun huzurunda hesap vereceğini bilmeyi gerektirir; devleti Allah adına konuşturmayı değil. Laik bir insan Müslüman olabilir; çünkü laiklik Allah’ı hayattan kovmak değil, Allah adına hükmetme yetkisini insanlardan geri almaktır. Allah her şeye kadirken, O’nun adına konuşma konusunda neden bu kadar ısrarcı olanların aslında neyi savunduğu sorusu, meselenin en sahici yerinde durmaktadır aslında.
Yukarıda biraz ayrıntılı cevaplar yazmaya çalıştım. Konunun özüne dönecek olursam size net bir cevap yazayım:
Şeriat ile laiklik, İslam açısından zıt iki ilkedir. Çünkü laiklik, hüküm koyma yetkisini insana; şeriat ise Allah’a nispet eder. Bu yalnızca bir yönetim tercihi değil, otoritenin kaynağına dair temel bir ayrımdır. Kur’an’da hüküm koyma yetkisi açıkça Allah’a verilir:
“Hüküm yalnızca Allah’ındır.” (Yûsuf 12/40)
“Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet.” (Mâide 5/49)
Bu ayetler ahlaki tavsiyeden değil, bağlayıcı hüküm yetkisinden söz eder. Laiklik ise tam tersine, devletin ilahi bir hükme değil, beşeri akla ve çoğunluğa dayanmasını esas alır. Hz. Peygamber de bu yetki ayrımını net biçimde ortaya koymuştur:
“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş, bana karşı gelen Allah’a karşı gelmiş olur. Devlet başkanına itaat eden bana itaat etmiş, devlet başkanına karşı gelen bana karşı gelmiş olur.” (Buhârî, Cihâd 109, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 32, 33.)
Ancak Resûlullah, bu itaatin mutlak olmadığını, Allah'ın hukukuyla sınırlı olduğunu da eklemiştir:
“Allah’a isyan konusunda (kullara) itaat yoktur. İtaat ancak marufta (Allah’ın rızasına uygun olanda) olur.”
(Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 39)
Resûlullah, Medine’de sadece tebliğci değil; hakem, kadı ve yönetici olarak hüküm vermiştir. Eğer din yalnızca vicdan alanıyla sınırlı olsaydı, Peygamber’in yargı yetkisi diye bir şey olmazdı. Ayrıca şu hadis meseleyi kökten bağlar:
“Sizden kim bir kötülük görürse, eliyle düzeltsin…”
(Muslim, Îman)
Bu hadis, ahlaki sorumluluğun pasif vicdanla sınırlı olmadığını, gerektiğinde kamusal müdahaleye dönüştüğünü gösterir. Laiklik ise tam olarak bu müdahaleyi reddeder. Son olarak Kur’an şunu söyler:
“Hayır! Rabbin hakkı için, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 4/65)
Bu ayet, iman ile hüküm arasındaki bağı koparan bir anlayışa kapıyı kapatır.
Kur’an’da geçen
“Hüküm yalnızca Allah’ındır” (Yûsuf 12/40) ifadesi, insanın kendi keyfini, çıkarını ve gücünü mutlaklaştırmasına karşı söylenmiş bir
tevhid ilkesidir. Ayet, Allah’ın nihai doğruyu ve hesabı belirleyen merci olduğunu ilan eder; fakat bu ilkenin yeryüzünde
hangi siyasal mekanizma ile uygulanacağı bu ayetten anlaşılamaz.
Ayet, “Allah adına kim yönetecek?” sorusunu cevaplamaz tam aksine; “Allah’ın yerine kimse geçemez” der.
Bu yönüyle ayet, iktidarı kutsayan değil, iktidarı sınırlayan bir anlam taşır.
Benzer şekilde
“Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet” (Mâide 5/49) ayeti, bağlamı itibarıyla ilahi hükmü bile bile çarpıtan otoriteleri hedef alır. Ayetin asıl eleştirisi, hükmün varlığına değil; hükmü kendi çıkarına göre eğip büken iktidar anlayışınadır. Bu ayeti, “kamusal alan ancak ilahi hukukla yönetilir” şeklinde okumak, metnin eleştirdiği şeyin tam tersine düşmektir. Çünkü ayet, Allah adına konuşan iktidarların nasıl yozlaşabileceğini gösterir; bu yetkinin sınırsızca devredilmesini değil.
“Hüküm Allah’ındır” demek,
Allah adına hüküm koyma yetkisi insanlara verilmiştir demek değildir. Tam aksine, bu yetkinin kimseye verilmediğini ifade eder. Allah’ın hükmü mutlak ve değişmezdir; insanın yorumu ise sınırlı, tarihsel ve hataya açıktır. Laiklik, Allah’a rakip bir otorite kurmaz;
insanın kendi yorumunu ilahi mutlaklıkla dayatmasını engeller.
Laiklik “hükmü insana vermek” değildir;
iktidarı kutsallıktan arındırmaktır. Devlet, böylece ilahi iradenin temsilcisi değil; adaletle sınırlı bir beşerî araç olur. Bu durum, Allah’ın hâkimiyetini inkâr etmek değil; Allah adına mutlak yetki iddia edilmesini reddetmektir.
Laiklik, sanıldığı gibi “hükmü Allah’tan alıp insana vermek” değildir. Asıl yaptığı şey,
iktidarı kutsallıktan arındırmaktır. Yani devleti, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olmaktan çıkarır. Bu, İslam’a aykırı bir hamle değil; tam tersine
tevhidin siyasal alandaki bir sonucudur. Çünkü İslam’da kutsal olan Allah’tır; devlet değil, iktidar hiç değil.
Kur’an boyunca Allah, kendi adının insanlar tarafından araçsallaştırılmasına karşı sürekli uyarıda bulunur. “Allah adına” konuşanların, hükmü tahrif edenlerin, dini çıkar için kullananların eleştirisi bunun en açık göstergesidir. Mâide 44–49 aralığındaki ayetler, ilahi hükmü reddedenlerden çok,
ilahi hükmü kendi iktidarına kalkan yapanları hedef alır. Yani problem, dinin kamusal alanda var olması değil;
din adına sınırsız yetki iddia edilmesidir.
Laik bir düzende devlet, “Allah böyle emrediyor” deme yetkisine sahip değildir. Bu yetkinin yokluğu, Allah’ın hâkimiyetini inkâr değil; tam aksine
Allah’ın adını siyasi tartışmaların ve zor aygıtının dışına çıkararak korumaktır. Çünkü
Allah adına hükmetme iddiası, kaçınılmaz olarak Allah’ın yerine konuşma iddiasına dönüşür ki bu en büyük günahlardan biri olan şirkin bile konusuna girer. Kur’an’ın tevhid vurgusu, tam da bu noktada devreye girer:
Allah tektir, mutlak olan O’dur; O’nun adına mutlak yetki kullanan bir beşerî yapı olamaz.
Kur’an’ın sürekli akla, istişareye ve sorumluluğa vurgu yapması da bunu destekler.
“Onların işleri aralarında şûra iledir” ayeti, iktidarın kaynağının doğrudan ilahi bir temsil değil,
insanlar arası sorumluluk ve denge olduğunu gösterir. Laiklik, bu dengeyi kurumsallaştırır. Devleti vahyin yerine koymaz; ama insanı da Tanrılaştırmaz. Kuran bir kanun ve idari yönetim kitabı olsaydı insanların iradesine gerek kalmaz zaten bütün sistemi düzenlemiş olurdu.
Bu ayetler, İktidarın kaynağının gökten inmiş hazır bir yönetim şeması olmadığını; insanların
birbirlerine karşı sorumluluk taşıyarak karar üretmeleri gerektiğini açıkça ortaya koyar. Burada ilahi olan, kararın içeriğini belirleyen
ahlaki ilkelerdir; kararın nasıl üretileceği ise insanlara bırakılmıştır. Bu, iktidarın “Allah adına konuşan” bir zümrenin tekelinde olmadığını gösterir.
Ayrıca Kur’an’da günah ile suç arasındaki ayrım dikkat çekicidir. Birçok ağır günah dünyevi cezaya bağlanmaz. Bu, ahlaki sorumluluğun öncelikle Allah ile kul arasında kurulduğunu gösterir. Laiklik, bu ayrımı hukuki zeminde korur. Devlet, kalpleri ve niyetleri yargılamaz; adaletle sınırlı somut fiilleri düzenler. Bu yaklaşım, Kur’an’ın “dinde zorlama yoktur” ilkesinin pratik karşılığıdır.
Bu yüzden laiklik, İslam’ı kamusal hayattan kovan bir sistem olmak zorunda değildir. Aksine,
dini iktidarın aracı olmaktan kurtaran bir çerçeve sunar. Allah’ın hâkimiyetini inkâr etmez; Allah adına mutlak yetki kullanan insanları sınırlar. Devleti kutsallaştırmaz, hukuku ilahlaştırmaz, çoğunluğu “hakikat” ilan etmez.
Sonuçta laiklik, Müslüman için şu cümleyi mümkün kılar:
“Allah mutlak hâkimdir; bu yüzden hiçbir iktidar O’nun adına mutlak konuşamaz.”
Bu, seküler bir teslimiyet değil;
tevhidin siyasal alandaki en sahici ifadesidir.