Şeriat ile laiklik, İslam açısından zıt iki ilkedir. Çünkü laiklik, hüküm koyma yetkisini insana; şeriat ise Allah’a nispet eder. Bu yalnızca bir yönetim tercihi değil, otoritenin kaynağına dair temel bir ayrımdır. Kur’an’da hüküm koyma yetkisi açıkça Allah’a verilir:
“Hüküm yalnızca Allah’ındır.” (Yûsuf 12/40)
“Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet.” (Mâide 5/49)
Bu ayetler ahlaki tavsiyeden değil, bağlayıcı hüküm yetkisinden söz eder. Laiklik ise tam tersine, devletin ilahi bir hükme değil, beşeri akla ve çoğunluğa dayanmasını esas alır. Hz. Peygamber de bu yetki ayrımını net biçimde ortaya koymuştur:
“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş, bana karşı gelen Allah’a karşı gelmiş olur. Devlet başkanına itaat eden bana itaat etmiş, devlet başkanına karşı gelen bana karşı gelmiş olur.” (Buhârî, Cihâd 109, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 32, 33.)
Ancak Resûlullah, bu itaatin mutlak olmadığını, Allah'ın hukukuyla sınırlı olduğunu da eklemiştir:
“Allah’a isyan konusunda (kullara) itaat yoktur. İtaat ancak marufta (Allah’ın rızasına uygun olanda) olur.”
(Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 39)
Resûlullah, Medine’de sadece tebliğci değil; hakem, kadı ve yönetici olarak hüküm vermiştir. Eğer din yalnızca vicdan alanıyla sınırlı olsaydı, Peygamber’in yargı yetkisi diye bir şey olmazdı. Ayrıca şu hadis meseleyi kökten bağlar:
“Sizden kim bir kötülük görürse, eliyle düzeltsin…”
(Muslim, Îman)
Bu hadis, ahlaki sorumluluğun pasif vicdanla sınırlı olmadığını, gerektiğinde kamusal müdahaleye dönüştüğünü gösterir. Laiklik ise tam olarak bu müdahaleyi reddeder. Son olarak Kur’an şunu söyler:
“Hayır! Rabbin hakkı için, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 4/65)
Bu ayet, iman ile hüküm arasındaki bağı koparan bir anlayışa kapıyı kapatır.