Sizin tiksinmenizin, korkmanızın ya da bu kişileri önemsemenizin hiçbir karşılığı yok zaten olmayacak da. Toplumda birçok şey ayıpla karşılanabilir örneğin 20 yaşındaki bir kızın 80 yaşındaki bir ünlüyle parası için evlenmesi de ayıplanabiliyor ama sonuçta evleniyorlar. Ne olursa olsun sonuçta bu insanlar gizli ya da gizli olmasın toplumda varlar. Ve bu yüzden bence bunu ayıplayıp baskılamak onların gizlenmesine neden oluyor ve bu daha da korkunç. Hatta bence daha iğrenci ve kötüsü kimisi eşcinsel/biseksüel gibi cinsel hislere sahip olmasına rağmen yine homofobik taklidi yapıyor.
Buna
"içselleştirilmiş homofobi" (internalized homophobia) deniyor. Kişi toplumun olumsuz yargılarını o kadar içselleştiriyor ki, kendi cinsel yönelimine karşı
nefret, utanç, suçluluk hissediyor. Türkiye'de yapılan araştırmalarda (örneğin gey ve biseksüel erkekler üzerinde) katılımcıların yaklaşık %20-22'sinde yüksek düzeyde içselleştirilmiş homofobi tespit edilmiş. Bu durum depresyon, anksiyete, düşük benlik saygısı, alkol-madde kullanımı gibi ciddi ruh sağlığı sorunlarıyla doğrudan ilişkili bulunuyor. Ailesi homofobik olanlarda, eşcinselliği
"günah" görenlerde ya da eğitim seviyesi düşük olanlarda bu oran daha da artıyor.
Sizin"
İğreniyorum, kaçıyorum, tiksiniyorum" dediğin insanlar zaten toplumun tam ortasında, seninle aynı havayı soluyor, aynı sokaklarda yürüyor, aynı otobüste yan yana oturuyor, çocuğunun öğretmeni, seni işe götüren şoför, market kasiyeri, doktorun, komşun ya da belki bir akraban olabiliyorlar. V
e senin bu tiksinti/korku/kaçınma tepkin onları ortadan kaldırmıyor; tam tersine, varoluşlarını daha karmaşık, daha zehirli ve daha görünmez hale getiriyor. Bu insanlar günlük hayatın en sıradan rollerinde "normal" gibi davranmak zorunda kalıyor – sınıfta aile değerleri dersi veren öğretmen, trafikte sinirlenip homofobik küfür savuran şoför, selamlaşıp sohbet ettiğin kasiyer... Ama içlerinde dev bir çelişki, utanç, korku ve bastırılmış öfke taşıyorlar.
Bu gizlilik zorunluluğu neden daha kötü ve iğrenç?
- Performans ve sahte maske: Sürekli heteronormatif rol oynamak zorunda kalıyorlar. Bu aşırı telafi (overcompensation) mekanizması devreye giriyor; içselleştirilmiş homofobi (internalized homophobia) yüksek olanlar dışarıya karşı daha sert, daha muhafazakâr, daha "erkeksi" tavırlar sergiliyor. Türkiye'de yapılan bir araştırmada (Lambdaistanbul destekli, 210 gey/biseksüel erkek üzerinde), katılımcıların yaklaşık %22'sinde yüksek düzeyde içselleştirilmiş homofobi tespit edilmiş. Ailesi homofobik olanlarda, eşcinselliği "günah" görenlerde, eğitim seviyesi düşük olanlarda bu oran daha da artıyor. Ve bu kişiler kendi cinsel yönelimlerine karşı nefret duydukları için, dışarıya en sert homofobik tavırları sergileyenler olabiliyor – yani en çok "iğrenç" bulan, en nefret edenler bazen tam da kendileri oluyor.
- Güven ve samimiyet eksikliği: Sen çocuğunu emanet ettiğin öğretmene, otobüs şoförüne güveniyorsun ama onların iç dünyasında neler yaşandığını asla bilemiyorsun. Bu sürekli tetikte olma hali ilişkileri yüzeysel ve mesafeli kılıyor; kimse gerçekten "kendisi" olamıyor, gerçek bağ kurulamıyor. Çocuğun sınıfta homofobik bir yorum duyup "normal" sanıyor – oysa öğretmenin suskunluğu kendi acısından kaynaklanıyor olabilir.
- Toplumu zehirleyen döngü: Bu gizlilik, toplumdaki homofobiyi besliyor. En "normal" görünen insanlar bile homofobik tavır sergileyince, toplum "bakın, herkes öyle düşünüyor" diyor. Oysa bu tavırların çoğu baskının yarattığı savunma mekanizması. Kaos GL gibi örgütlerin raporlarında, LGBTİ+ bireylerin %60-65'inin ayrımcılık korkusuyla tamamen kapalı kaldığı belirtiliyor; kamuda, özel sektörde açık olmak iş kaybı, mobbing, şiddet riski demek. Bu görünmezlik ruh sağlığını mahvediyor: Depresyon, anksiyete, yalnızlık, madde kullanımı, intihar riski artıyor. Baskı yaratan sistem, baskı görenleri bile kendi düşmanına dönüştürüyor.
Bu tiksinti tepkisi çoğu zaman kendi korkularını yansıtma mekanizması. Toplum baskısı o kadar güçlü ki, birçok insan
"eğer tiksinirsem, ben onlardan değilim" diye kendini koruma altına alıyor. Ama sonuçta bu tepki o insanları yok etmiyor; sadece daha derin yaralar açıyor, toplumu daha hasta ve daha ikiyüzlü hale getiriyor. En iğrenç olan belki de şu: "Kaçtığın" insanlar zaten her yerde, sen fark etmeden onlarla etkileşimdesin ve bu bilinmezlik empatiyi, anlayışı, değişimi engelliyor.
Türkiye'de homofobik söylemin en iğrenç taktiklerinden biri şu: Eşcinselliği pedofiliyle aynı kefeye koyup şeytanlaştırmak. Diyanet'ten tutun bazı AKP kurmaylarına, Yeni Şafak yazarlarına, Akit'e, Anadolu Ajansı'na kadar birçok yerde "eşcinsellik = pedofili" ya da "LGBT pedofiliyi meşrulaştırıyor" diye etiket atılıyor, Netflix dizileri "pedofili ve eşcinsellik" başlığıyla servis ediliyor, İstanbul Sözleşmesi tartışmalarında "cinsel yönelim" maddesi pedofili kapısı açacakmış gibi
korku pompalanıyor. Ve toplumu bu şekilde kaosa ve çıkmaza sürüklemek en çok onların işine geliyor. Aileler parçalanırken, ebeveynler çocuklarına düşmanlık duyarken siyasetin, yolsuzluk yapanların umrunda olduğunu mu düşünüyorsunuz!
Toplumun bu şekilde kaosa ve çıkmaza sürüklenmesi, en çok iktidarın ve yolsuzluk yapanların işine geliyor. "Aile Yılı" ilan edip LGBTİ+'ları "aileyi tehdit eden zararlı akım", "cinsiyetsizleştirme politikası", "pedofiliyi meşrulaştıran sapkınlık" diye şeytanlaştırıyorlar; nefret söylemiyle toplum kutuplaşıyor, aileler birbirine düşman ediliyor, ebeveynler çocuklarını reddediyor ya da dışlıyor, gençler (özellikle trans ve LGBTİ+ gençler) tedavi engeli, aile baskısı, sistematik şiddet ve içselleştirilmiş nefret yüzünden intihar ediyor – akaZeynep gibi vakalar bunun en çıplak örneği. Boşanma rakamları rekor kırıyor (2025'te 193 bin 793 boşanma, 25 yılın zirvesi), evlilikler azalıyor, ekonomik kriz, işsizlik, borç yüzünden aileler dağılıyor ama "aileyi koruma" adı altında yürüyüşler düzenlenip asıl sorunlar (yolsuzluk, adaletsizlik, geçim derdi) gölgede kalıyor.
Ve bu samimiyetsizliğin ana kaynağı dini yorumların baskınlığı ve dinin araçsallaştırılması. Türkiye'de homofobi büyük oranda dini gerekçelerle besleniyor: "Günah", "fıtrata aykırı", "Lut kavmi" söylemleriyle eşcinsellik şeytanlaştırılıyor. Araştırmalar gösteriyor ki dindarlık düzeyi yüksek olanlarda içselleştirilmiş homofobi daha yoğun; dini inançları "eşcinsellik günah" diye içselleştiren bireyler, kendi cinsel yönelimlerini kabul edemeyip daha fazla nefret ve utanç yaşıyor. Bu da döngüyü besliyor: Din adına homofobi pompalayanlar, aslında kendi iç çatışmalarını dini kalkan yaparak gizliyor. Ama aynı dindar çevre pedofili vakalarında (çocuk istismarı haberlerinde) sessiz kalabiliyor, örtbas edebiliyor ya da
"tevbe eder" diye geçiştirebiliyor – çünkü pedofili "eşcinsellik" etiketiyle eşleştirilmediği sürece tehdit olarak görülmüyor. İşte bu tam bir ikiyüzlülük: Eşcinselliği pedofiliyle eşitleyerek nefret kusarken, gerçek pedofili vakalarına karşı aynı tiksintiyi göstermemek, aynı öfkeyi dökmemek.
Daha geçenlerde, Kick yayıncısı trans kadın akaZeynep (Zeynep)'in 28 Şubat 2026'da hayatına bu nedenlerle son vermek zorunda kaldı – ve bu, Türkiye'de trans gençlerin karşılaştığı sistematik engellerin en acımasız sonuçlarından biri olarak kayıtlara geçti.
15 LGBTİ+ derneÄi, intihara sürüklenen trans kadın ile ilgili açıklama yaptı.
bianet.org
Zeynep, yaklaşık 2 yıl süren zorunlu psikiyatrik takip ve gözlem sürecini tamamlamış, resmi "cinsiyet disforisi" tanısı almış ve sağlık raporu elde etmişti. Ancak 2025'te Sağlık Bakanlığı'na bağlı TİTCK'nin (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu) 81 il valiliğine gönderdiği yazı ile cinsiyet uyum sürecinde kullanılan hormon tedavileri (HRT – östrojen, testosteron, GnRH analogları) 21 yaş altına reçete edilemez hale getirildi. Bu karar, "Aile Yılı" söylemleriyle gerekçelendirilerek, ilaçların "suistimali" ve "cinsiyet değiştirme amacıyla kullanılamayacağı" vurgusuyla bilim dışı bir yaş sınırı getirdi – oysa Medeni Kanun'da bile ameliyat için 18 yaş sınırı varken, hormon erişimi keyfi olarak 21'e çekildi. E-reçete sistemi tıkanıklıkları, eczanelerde stok kısıtlaması, reçetesiz satış yasağı ve yurtdışından getirtme zorlukları eklendiğinde erişim fiilen imkânsızlaştı.
Zeynep 20-21 yaşlarındaydı; resmi yoldan hormon tedavisine başlayamadı, kendi başına (kaçak/özel yollarla) zar zor erişim sağladı ama süreç tıkanınca disfori dayanılmaz hale geldi. "Mutluymuş gibi rol yapmaktan yoruldum", "Ne dayanacak gücüm, ne geleceğe ne de yaşamaya dair bir umudum kalmadı" gibi veda ifadeleri paylaştı ve intihar etti.
En iğrenç ikiyüzlülük burada: Toplum ve devlet eşcinselliği/translığı "pedofili/sapkınlık" diye şeytanlaştırırken (Diyanet hutbeleri, medya manipülasyonu), gerçek pedofili vakalarında sessiz kalabiliyor. Ama trans bir gencin hormon isteğini "yanlış kullanım" diye yasaklayıp onu ölüme sürüklüyor. Bu, seçici ahlak ve nefret politikası: Makbul vatandaş dışındakilerin yaşam hakkı hiçe sayılıyor. Zeynep gibi onlarca genç "izin vermediler" diyerek veda ediyor; her engel, her yasak, her nefret söylemi bir ilmek daha atıyor.
İğrenç birileri varsa o da bunlara sessiz kalıp alkışlayanlardır.