Konuya biraz daha açıklık getirebilmek için Kur’an’da her hangi bir devlet modeline işaret eden ayetler var mıdır? Laiklik din karşıtlığı mıdır? Laiklikle İslamiyet arasında bir aykırılık söz konusu mudur? şeklindeki soruların cevaplandırılması konunun anlaşılması bakımından gerekli olduğu kanısındayım.
Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti “...demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” kuralı ve benimsemiş olduğu demokraside de çoğulculuk esastır. Kur’an da, tek düzeliği kesinlikle istemez; tam tersine çoğulculuğu öngörür; bunu her türlü iyiliğin ve gelişmenin zorunlu bir şartı olarak kabul eder. Bu konuda bir çok ayet vardır. Nitekim Kur’an’da,
"Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık; şayet Allah sizi dileseydi, tek bir ümmet kılardı. (böyle bir şeyi dilememiş olması) verdikleriyle sizi denemek (istemesinden) dolayıdır. O halde hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır. O zaman O, size, ayrılığa düştüğünüz hususları bildirecektir"(Maide 48).
Yine; "herkesin yöneldiği bir yönü vardır. O halde hayırlı işlerde birbirinizle yarışın"(Bakara-148).
Açıkça görüleceği üzere, her iki ayet de, çoğulculuk öngörülmektedir. Ayetlerde Allah’ın çoğulculuğu öngörmesi ve bunun hayırlara vesile olması gerektiğini bildirmesi, çoğulculuğun hiçbir şekilde Kur’an’a aykırı olmadığının en güzel örneğini teşkil etmektedir. Laik devlet yapısıyla da,-insanlık tarihinde-ilk defa din ve düşünce hürriyeti bütün boyutlarıyla koruma altına alınmıştır. Böylece toplum içinde tek düzelik yerine çoğulculuğun egemen olması sağlanmıştır. Demokratik laik devletin vatandaşlarına karşı din ve vicdan özgürlüklerini koruma sorumluluğu vardır. Aynen diğer özgürlükleri koruma sorumluluğu olduğu gibi. Yani laik devlet, hem devlet yönetimine müdahaleleri engeller, hem de vatandaşların kendi özgür iradeleriyle belirleyecekleri inançlarını ve özel hayatlarını koruyacak tedbirleri alır. İnsanların özel hayatlarını ilgilendiren, din ve vicdan hürriyeti hakkında Allah, Hz. Muhammed’e hitaben Kur’an, da;
Rab’bin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederdi; hal böyle iken (şimdi sen Rab’bine rağmen) yine de iman etmeleri için insanlara baskı mı uygulayacaksın? (Yunus-99)
Bu ayet,dine inanmayı bir vicdan meselesi haline getiren ve laikliğe giden yolda önemli bir ilkedir. Zira inanç bir irade, bir hürriyet meselesidir. Dileyen inanır, dileyen inkar eder. Nitekim Kur’an’da,
De ki; Gerçek Rab’binizdendir. O halde kim dilerse iman etsin, kim dilerse inkar etsin.(Kehf-29)
Kur’an, daha önce de gördüğümüz gibi, iman konusunu bir irade ve hürriyet sorunu olarak kabul etmiş ve bu konuda yapılacak her türlü baskıyı şiddetle reddetmiştir. Bu nedenle Kur’an, bu dünyada her türlü inancı hürriyetler ve hukuk açısından birbirine eşit saymıştır.
Yine Kur’an’da, Hz. Muhammed tebliğ görevini yaparken,
“sen ancak öğüt vericisin” Ğâşiye / 21 “...onlara karşı baskıcı (cebbar)...”Kâf /45 ve yine
“...onlar üzerine (imanda) zorlayıcı (musaytır) değilsin”Ğâşiye / 22 denilmektedir.
Esasen Hz. Muhammed’in görevi, insanlara gerçeği açık bir biçimde sunmaktan ibarettir. Bu açıklamalar bize Hz Muhammed’in temel misyonunun nübüvvet olduğunu, O’, herhangi bir idarenin lehine hiçbir çağrıda bulunmadığı için, dünyevî hakimiyeti hedefleyen herhangi bir eğilime sahip olmaksızın kendisini dini tebliğe adamıştır. Müslümanlar üzerindeki otoritesi, risalet otoritesinden ibarettir; bu otoritenin dünyevî güçle hiçbir müşterek tarafı da mevcut değildir. Hz. Muhammed’in bütün müslümanlar üzerine yüklediği yükümlülüklerin, bütün kural, ilke ve ahlakî buyrukların siyasal idare usulleriyle veya sivil devlet düzeniyle müşterek hiçbir yanları mevcut değildir. Hayatı boyunca Hz. Muhammed, “İslam Devleti” veya “Arap Devleti” olarak isimlendirilebilecek hiçbir şeyden ima yoluyla da olsa bahsetmemiştir.
Kur’an’da da, her hangi bir devlet sistemi ile ilgili bir ayete rastlamak mümkün değildir. Özellikle İslam’ın iki ana kaynağı olan Kur’an ve Sünnet, “İslamî Devlet Modeli”nin gerçekleşmesi ile ilgili teorik malzeme içermez. Kur’an’da işlenmiş bir anayasa veya teşkilat hukukuna ilişkin ayet yoktur. Esasen İslam’ın siyasî bir yönünün olmadığı gibi, Kur’an da siyasî bir kitap değildir.
Ancak bazı siyaset nazariyelerle İslamı tahrif etmeye çalışanların Kur’an’daki Hükmün Allah’a ait olduğu’nu (En’am, 57; Yusuf, 40,67; Maide, 44-45, 47) ifade eden ayetleri delil göstermek suretiyle bir “İslâmî Devlet” modelini ortaya koymaya çalıştıkları görülmektedir. Hükmün sadece Allah’a ait olduğunu bildiren ayetler dikkatle incelendiğinde, bu ayetlerin egemenlikle hiçbir ilgilerinin bulunmadığı açıkça görülür.
Bu nedenle konu başlığında sürekli bu ayetler gösterilerek İslamın laikle çeliştiği, müslüman birinin laik devlette var olamayacağı ya da o devleti benimseyemeyeceği gibi IŞİD vari bir yaklaşımla İslam ifsat edildiğinden Burada bu ayetlere açıklık getirmek gerekmektedir:
“Sonra de ki: Oğullarım, şehre bir kapıdan girmeyin, ayrı kapılardan girin. Ancak yine de ben sizi Allah’tan gelecek hiçbir şeye karşı koruyamam. Çünkü hüküm (takdir) ancak Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. O halde tevekkül etmek isteyenler O’na tevekkül etsinler" Yusuf/ 67
Ayette geçen “Hüküm” kelimesinin burada Allah’ın takdiri anlamına geldiği çok açıktır. Takdir ise, bir irade meselesidir. İradenin dindeki tariflerinde de hakim unsur yine “seçme” ve “tercih”tir.
Hükümle ilgili bir başka ayette ise, “Öldükten sonra insanlar, hak olan Mevlâ’ları Allah’a çevrilip teslim edilirler. Dikkat edin! Hüküm yalnız O’nundur ve O hesaba çekenlerin en çabuk olanıdır” ( En’am / 62) ayetindeki “Hüküm yalnız O’nundur” ifadesinde fiil, Allah’a izafe edilmiştir ve ayet ölüm fiiliyle yani ecelle ilgilidir. Bu ayetlerin ifade ettiği anlamlara göre hüküm kelimesi, hukukî yasamayı ve siyasî bir teşekkülü ifade etmemektedir. Ayetler dikkatle tetkik edilirse ahlakî yasallığı ifade ederler. Ayetleri bu muhtevadan çıkarıp saptırarak siyasî bağlamda yanlış olarak ilk defa kullananlar Haricilerdir. Şu halde ayetlere taşımadıkları anlamlar yüklemekten kaçınmak gerekir.
Esasen toplumsal hayatın siyasî-idarî alanı Kur’an’da “Emr” (iş) kelimesi ile ifade edilmiştir.
Örneğin ;
“Onların işleri aralarında şura iledir” (Şûrâ / 38)
"Ey iman edenler, Allah’a, Peygambere ve sizden biri olan idarecilere itaat edin..."(Nisâ/59)
(İdari) iş hususunda onlarla müşavere et (Al-i imran / 159).
Dolayısıyla siyasî-idari sorunları halk, aralarında danışarak veya ehline vererek çözecektir. Kur’an’a göre, Allah’ın mutlak hâkim ve hâkimiyetin de O’na ait olması, elbette etnolojik anlamda doğrudur ve bu hususta bir tartışma yoktur. Tartışma Allah’ın insana beşerî ve siyasî egemenlik hakkı verip vermediği konusundadır. Kur’an’a göre siyasî egemenlik tereddütsüz insana aittir; çünkü yukarıda da işaret edildiği üzere, yönetim konusunda yapılacak iş,”şûrâ” yoluyla toplumsal iradenin tecellî ettirilmesidir. Yoksa insanın “Hakimiyet Allah’ındır iddiasıyla hükmetmeye kalkması ve kendi iradesini ve yorumlarını Allah’ın iradesi sayması, açıkça bir ilahlık davasıdır ve insanın “firavunluğa” özenmesidir.
Bir diğer konu da “Kim Allah’ın indirdiği ile hüküm vermezse, işte onlar kâfirler... zalimler... fâsıklardır.” (Maide/44,45,47) Ayeti ileri sürülerek siyasî egemenliğin Allah’a ait olduğu iddiasıdır. Bu konudaki diğer ayetlere baktığımızda, “Allah’ın indirdiği”nden maksat “adalet ve hakkâniyet” ilkelerinin kastedildiğini görürüz. Esasen bu ayet bile, insanın kullanmakta olduğu bir egemenliğin varlığını kabul ettiğinden, ondan egemenliğini Allah’ın istediği adâlet ve hakkâniyet ilkeleri çerçevesinde kullanmasını; aksi halde “inkarcı” olacağını bildirmektedir.
Ayrıca bu ayetlerde, dinî söylemde iç, dış ve linguistik bağlamlar dikkate alınmadan hakimiyet meselesine mesnet teşkil ettirilmiştir. Maide sûresinde geçen 44, 45 ve 47. Ayetlerin evveline ve sonrasına da bakmak gerekir. Çünkü konu 41. Ayetten 50. Ayete kadar bir bütün olarak bakmayı zorunlu kılmaktadır. Zira bu ayetler birbirleri ile bitişik bağlamlı nasslardır. Böyle olmasına rağmen bu ayetler tek tek ele alınarak hüküm verilmiştir. İkinci olarak “yahkümü” fiilinin delaleti genişletilmiş ve ona siyasî anlam yüklenmiştir. Bu genişletmede nassın linguistik düzeninin tabiatını yok etmek vardır. Bilindiği gibi “hüküm” sikası nassın o dilsel düzeni içerisinde hasımlar arasında meydana gelen cüz’î ihtilaflarda hüküm verme anlamını ifade etmektedir. Üçüncü olarak, dış bağlamın düzlemlerinden biri olan esbâb-ı nüzül bilinmezlikten gelinmiştir (Ebu Zeyd, Nasr Hâmid, en- Nass, es-Sulta, el-Hakîka, el-Merkezü’s-Sekafî el-Arabî).
Yukarıdaki bahsedilen ayetler ve bu ayetlerin anlamlarından hareketle, Kur’an’daki çoğulculuk yani, insanların farklı düşüncelere sahip olabilecekleri, egemenlik, şûra ve hüküm kavramlarıyla, din ve vicdan hürriyetinin esas alındığı laik devlet sistemi arasında bir çelişki söz konusu olmadığı gibi, aklın verilerine de uygun düşmektedir.
Esasen, İslâm dini, akla, bilime, düşünceye ve hoşgörüye verdiği önem dolayısıyla da laikliğe giden yolu açmıştır. İslam dininin iki kaynağı olan Kur’an ve sünnette bunlara işaret eden sayısız örnekler vardır. Meselâ, Kur’an’da insanlar bir çok defalar akıllarını kullanmaya ve düşünmeye davet edilmektedirler. Bu anlamda, ataları körü körüne taklidin ve kör bir gelenekçiliğin yine Kur’an’da yerilmiş olması da kayda değerdir. İnsan hayatında aklın ve düşüncenin önemi dolayısıyladır ki, din adına yapılan tüm düzenlemelerin, temel iki kaynaktan sonra bir tür akıl yürütme olan içtihatla yapılması gereği, İslam dininin akla verdiği önemi göstermektedir. Böyle yapmakla o, kesin dinî belirlemelerin ötesinde insan ve toplum hayatındaki düzenlemeleri akla bırakmak suretiyle de laikliğe giden yolu ardına kadar açmıştır.
Hatta bir kısım araştırıcılar, İslâm’da ruhbanlığın bulunmaması dinin hiçbir şekilde kişi ve toplum hayatının tamamını düzenlemeyerek, onun emir ve yasaklarının dışında kalan ve “mübah” olarak nitelenen geniş bir alandaki karar ve fiillerinde, insanın kendi aklı ve hür iradesiyle seçimini yapmak üzere serbest bırakılmış olması, belli bir dinî bilgiye sahip olması şartıyla herkese iyiliği emr ve kötülükten sakındırma imkanının tanıması, bu dinin vicdan özgürlüğüne verdiği önem sebebiyle Müslümanlığı dünyanın en laik dini olarak görmektedirler.
Zira İslâmiyet’te, mademki iki kaynağın dışında gerek din, gerekse de dünya işleri için başlıca yol gösterici akıldır, öyle ise, başka hiçbir makam, mevkî veya yetkilinin yahut zümrenin kendi kişisel kanaatlerini kimseye din adı altında empoze etmeye hakkı yoktur. Şu halde, İslâmiyet’te, vahyin ve Peygamberin dışında akıl ve bilim temel mercilerdir. Özellikle son ikisi laikliğinde temel dayanaklarıdır.
Bir diğer konu da, laikliğin İslâm’a göre değil, Hıristiyanlığa göre bir sistem olduğu, dolayısıyla Hıristiyanlığın din ve devlet işlerinin ayrılmasına kapıyı açık tuttuğu; öteki dinlerin, özellikle de İslâmiyet’in din ve devlet ayrılığına kapalı olduğu iddiasıdır. Din ile dünya işleri arasındaki sürtüşmelerin önlenmesi çabaları ta Abbasiler döneminde başlamış, dinle bilimin uyumluluğu sağlanmaya çalışılmıştır. Abbasi Halifesi Harun er-Reşit ve oğulları, doğu dillerinden ve Yunanca’dan Arapçaya bilimsel eserler çevirterek Müslümanları uyandırarak akılcı bir düşünce ortamı yaratmak istemişlerdir.
Ülkemizde ise, devlet ve hukuk düzeninin din kurallarından ayırma çabası Atatürk’e gelinceye kadar, daima direnişle karşılaşmış, İslamiyet’te din ve devletin ayrılamayacağı iddia edilmiştir. Yüzyıllar süren bu çatışmanın tek çözüm yolu: Dinin, kişinin vicdan alanına ilişkin olduğunu ve sadece inanç ve ibadet konularını kapsadığını, dünya işlerinin ise, dünyevî iktidar tarafından ve din kurallarına göre değil, toplumun değişen ve gelişen ihtiyaçlarından kaynaklanan akılcı kurallara göre yürütüleceğini kabul etmektir.
Nitekim Kur’an’da (Bakara, 246-247) dinle devletin ayrılmasına verilen örnekte; Mısır ile Filistin arasında yaşayan Amâlika topluluğu, İsrail oğullarına saldırıp ve onları perişan ederek yurtlarından çıkardığı zaman Amâlika’nın Kralı Câlut idi. Bunun üzerine Devrin Peygamberi Hz. Mûsa, (İsrail oğullarının isteği doğrultusunda) Tâlut adında birini İsrail oğullarına Melik (Kral) olarak tayin etmiştir. Ayrıca, Hz. Muhammed’in Kayser’i, Kisray’ı, Necaşiy’i, ve Muvakıs’ı İslam’a davet eden mektuplarının muhtevasına bakılırsa, hem Kur’an’daki örnekte, hem de Hz. Muhammed’in uygulamasında din-devlet ayırımının olduğu görülecektir.
Esasen, Türkiye Cumhuriyeti, din ve devlet ilişkileri bakımından, bu ikisini birbirinden ayıran laikliği seçmekle Türk toplumunun çok büyük çoğunluğunun yüzyıllardan beri dini olan Müslümanlığı reddetmemekte; fakat inanç ve vicdana ait kutsal duyguların siyaset vasıtası yapılarak menfaat ve ihtiraslara alet edilmesinin önünü de kesmekte ve aslında bunu, müslümanların gerek bu dünya ve gerekse de öteki dünya mutluluğu için zorunlu görmekte, hatta dinin gerçek büyüklüğünün de ancak bu yolla ortaya çıkacağını göstermektedir. Bununla birlikte laiklik, Türk toplumuna çağdaş bir toplum olmanın anahtarını vermekle birlikte, dinin siyasî ortama çekilmesinin önlenmesini de temel amaç edinmiştir. Ayrıca laiklik, Türkiye Cumhuriyetinin ana ilkelerinden birisi olmakla kalmayıp, aynı zamanda Atatürk inkılâplarının temel dayanağını ve genel niteliğini oluşturmaktadır.
Bu özelliği ile laiklik, cumhuriyetin kurduğu bütün yeni müesseselere ve getirdiği yeni zihniyete hâkim bir unsurdur. Bunu hiçbir zaman gözden uzak tutmamak ve laiklik ilkesine bağlı kalmanın hepimiz için Atatürk’e bağlılık anlamını taşıdığı gibi, anayasal bir ödev olduğunu da hiçbir zaman unutmamak gerekir.
Herkes böyle yaşamak istiyor ama islamcılar bulunduğu ülkenin içine ettiği için bir fikir edinmeden barınamıyorsun burada. Bir tane huzur içinde yaşayan İslam ülkesi yok, teröristlerin çoğu Müslüman. Her yıl başı bir İslam'cı radikal grup gider yılbaşı ağaçlarını keser kendi dinini haddineymiş gibi millete empoze etmeye çalışır. İslamcilar kendi saçma fikirlerini millete empoze etmeye çalıştıkça hiçbir şey değişmeyecek. Her İslam ülkesinde olduğu gibi, annene babana ateist olduğunu söyle bakayım ne oluyor. Türkiye'deki islamcılar radikal, veya belki İslam'ın kendisi radikal.
Çünkü günümüz müslümanları okumayı bilmiyorlar ve cahiller. Adam daha kendi inandığı kitabın bağlamını anlattığı şeyleri kavramaktan yoksun. Kuran'ın ilk emrinin
Oku! olması da bu bakımdan çok ironiktir. Sabahtan akşama kadar kuranı anlamadan arapça okumaları ve anlayanların da kendi nefsi arzularına göre kuranı okumalarından kaynaklanıyor. İslam zorbalama dini değildir asla.