İslam ve laiklik aynı anda desteklenebilir mi?

  • Konuyu başlatan fl3y
  • Başlangıç Tarihi
  • Mesaj 239
  • Görüntüleme 5.125
Hayır. Ya müslümansın ya da laik. İslam, laiklik ile çelişiyor. Laikliğe göre din ve devlet işleri birbirlerinden ayrı tutulmalı. İslam ise "hayır, ben devlet işlerine karışırım" diyor. İslam'ın devlet yönetimi ile ilgilenen ilim dalına şeriat deniyor. Şeriata göre devlet işleri doğrudan Kuran, sünnet, hadis üzerinden belirleniyor. Yani ya laikim (dinsizim, imansızım, ateistim) diyeceksin ya da müslümanım diyeceksin. İki seçenekten sadece biri seçilebilir.
 
Hayır. Ya müslümansın ya da laik. İslam, laiklik ile çelişiyor. Laikliğe göre din ve devlet işleri birbirlerinden ayrı tutulmalı. İslam ise "hayır, ben devlet işlerine karışırım" diyor. İslam'ın devlet yönetimi ile ilgilenen ilim dalına şeriat deniyor. Şeriata göre devlet işleri doğrudan Kuran, sünnet, hadis üzerinden belirleniyor. Yani ya laikim (dinsizim, imansızım, ateistim) diyeceksin ya da müslümanım diyeceksin. İki seçenekten sadece biri seçilebilir.
Devlet'in laik olunması istemesi neden insanın kendisini de laik yapıyor ki? Her ne kadar insanlar gerçek şeriat bu değil falan dese de gerçek şeriatın da pek iyi olmadığını bence herkes biliyordur.
 
Devlet'in laik olunması istemesi neden insanın kendisini de laik yapıyor ki? Her ne kadar insanlar gerçek şeriat bu değil falan dese de gerçek şeriatın da pek iyi olmadığını bence herkes biliyordur.
O zaman insanı laik yapıyor demek yerine laikliği savunan kişi yapıyor de ve sonuç kesinlikle değişmiyor. Laikliği pek çok kişi savunabilir. Liberaller, sosyal demokratlar ya da komünistler, Türkçüler. Burada kişinin kendisini nasıl tanımladığının önemi kalmıyor. İslam diyor ki "şeriat var ve kabul ediyorsan müslümansın, etmiyorsan müslüman değilsin". Bazıları şeriat kelimesini bükerek ya da anlamını çarpıtarak İslam'ı laikliğe hoş gösterme eğilimindeler. Onlara bütün lafım.
 
O zaman insanı laik yapıyor demek yerine laikliği savunan kişi yapıyor de ve sonuç kesinlikle değişmiyor. Laikliği pek çok kişi savunabilir. Liberaller, sosyal demokratlar ya da komünistler. Burada kişinin kendisini nasıl tanımladığının önemi kalmıyor. İslam diyor ki "şeriat var ve kabul ediyorsan müslümansın, etmiyorsan müslüman değilsin". Bazıları şeriat kelimesini bükerek ya da anlamını çarpıtarak İslam'ı laikliğe hoş gösterme eğilimindeler. Onlara bütün lafım.
Laiklik kesinlikle olması gereken bir şey. Ülke din kuralları ile yönetilmemeli. Bu ülkede yaşayan başka dinlere mensup vatandaşlar için çok büyük bir ayırımcılık olur. Eğer gerçekten dediğin gibiyse o zaman bu dinin gerçek olmadığı insanları tek çatı altında toplayıp yönetmek olduğu anlamına geliyor. Hak dini olduğu iddia edilen din laikliğe karşı çıkmamalı. Müslümanları devamlı Müslüman olarak düşündürmeye zorluyorlar kimse bunlardan bahsederken empati yapmıyor, Hristiyan gözüyle bakmıyor. Hatta bu ülkede Hristiyanlara bile insan gözüyle bakılmıyor. Görünce direkt gel Müslüman ol diyorlar.
 
Laiklik kesinlikle olması gereken bir şey. Ülke din kuralları ile yönetilmemeli. Bu ülkede yaşayan başka dinlere mensup vatandaşlar için çok büyük bir ayırımcılık olur. Eğer gerçekten dediğin gibiyse o zaman bu dinin gerçek olmadığı insanları tek çatı altında toplayıp yönetmek olduğu anlamına geliyor. Hak dini olduğu iddia edilen din laikliğe karşı çıkmamalı. Müslümanları devamlı Müslüman olarak düşündürmeye zorluyorlar kimse bunlardan bahsederken empati yapmıyor, Hristiyan gözüyle bakmıyor. Hatta bu ülkede Hristiyanlara bile insan gözüyle bakılmıyor. Görünce direkt gel Müslüman ol diyorlar.
İslam devletinde zaten Yahudiler ve Hristiyanlar zimmi statüsündedirler. Devlet yönetiminde üst yerlere gelmeleri yasaktır ama koruma altındadırlar. Buna karşılık cizye adında vergilerini de öderler. Müslümanlar da zekat ve gerekiyorsa devlete vergi ödemekle yükümlüler. Yani Hristiyan gözüyle bakmak diye bir olay yok.
 
Tabii açın, attığım şeylere konunuzda cevap verirseniz hoş olur.
@Hallelujah_0 @Eldrithc konu linkini bırakıyorum.
 
Kur’an’ın normatif dil kullanmasıyla siyasal bağlayıcılık arasında “metnin kurmadığı bir bağ” olduğu iddiası hatalıdır. Kur’an yalnızca ahlakî niyetler koymaz; sınırlar, ölçüler ve yaptırımlar da belirler. Bu sınırlar bireysel vicdanla sınırlı olsaydı, ceza, miras, ticaret, şahitlik ve kamu düzenine dair hükümler anlamsızlaşırdı. Norm koymak ile bu normların toplumsal hayatta bağlayıcı olması arasında ontolojik bir kopukluk yoktur; kopukluk, Kur’an’ı modern devlet tahayyülüne sığdırma çabasının sonucudur.

“Kur’an sorumluluk yükler ama bunun kurumsal biçimini belirlemez” ifadesi kısmen doğrudur; ancak buradan, Kur’an’ın kamusal bağlayıcılığı olmadığı sonucu çıkmaz. Kur’an bir yönetim modeli değil, egemenliğin kaynağını belirler. Egemenliğin Allah’a ait olduğu bir düzende, insan otoritesi mutlak değil, sınırlandırılmıştır. Bu sınırlar “devlet zoruyla iman dayatmak” anlamına gelmez; aksine keyfî otoriteyi, güç istismarını ve zulmü sınırlamak anlamına gelir. Allah’ın hükmünü kamusal alandan tamamen dışlamak, insanı nihai yasa koyucu ilan etmek demektir.

Adaletin “toplumsal bir ideal” olduğu kabul edilip bunun ilahî bir normatif zemine dayanmasının reddedilmesi de kendi içinde tutarsızdır. Adalet soyut bir duygu değil, ölçü gerektirir. Kur’an bu ölçüyü vahiy ile verir. Bu ölçünün tarihsel uygulama biçimleri değişebilir; fakat ölçünün kendisi insan aklına devredilmez. Laikliğin “iman dayatmasını engellemek” iddiası, Allah’ın koyduğu sınırları kamusal bağlayıcılıktan çıkararak insan aklını son merciye yerleştirdiği ölçüde tevhide terstir.

“Dinde zorlama yoktur” ayetinin iman alanına ilişkin olduğu açıktır. Bu ayeti ceza, hukuk ve kamu düzenine dair tüm hükümleri iptal eden bir ilkeye dönüştürmek, Kur’an’ı kendi içinde işlevsizleştirmektir. Kur’an bir bütündür; iman özgürlüğünü korurken aynı zamanda toplumsal düzen için bağlayıcı hükümler koyar. Bu, çelişki değil, alan ayrımıdır.


Hudut hükümlerinin azlığı veya uygulamada ihtiyatla ele alınması, onların bağlayıcı olmadığı anlamına gelmez. Aksine bu durum, Kur’an’ın adaleti keyfî cezayla değil, yüksek ispat ve sorumluluk şartlarıyla güvence altına aldığını gösterir. Hükmün varlığı ile her durumda uygulanması arasında fark vardır; fakat bu fark, hükmü sembolik bir ahlak önerisine indirgemez.


Hz. Peygamber’in Medine’deki konumu tarihsel bir detay değil, vahyin hayata nasıl temas ettiğinin somut örneğidir. Peygamberin ismet sıfatı, onun örnekliğini geçersiz kılmaz; bilakis sınırı gösterir. Müslüman için gaye peygamber olmak değil, ona benzemeye çalışmaktır. Bu benzerliği sadece bireysel ahlaka indirgemek, vahyin toplumsal iddiasını bilinçli olarak daraltmaktır.


Ebu Cehil meselesi ise Allah’ın varlığından ziyade Allah’ın hükmünün bağlayıcılığıyla ilgilidir. Ebu Cehil, vahyin hayatı dönüştüren otoritesini reddetmişti. Bugün “vahiy ahlâk söylesin ama hüküm koymasın” diyen yaklaşım, biçimsel olarak farklı olsa da aynı kırılma noktasında durur: Allah konuşsun ama bağlamasın. Sorun Allah’ın kudreti değil; O’nun hükmünün hayata ne kadar karışacağıdır.


Yazdıklarınızın önemli bir kısmı, yüzeyde “tevhidi koruma” iddiası taşısa da, kavramsal olarak Kur’an’ın siyasal ve hukuki iddiasını nötralize eden modern bir yeniden yorum çabasıdır. Sorun, Allah adına mutlak konuşan bir beşerî otoriteye itiraz değil; bu itirazın çözüm olarak ilahî hükmün kamusal bağlayıcılığını ilkesel biçimde devre dışı bırakmasıdır.

Kur’an’ın “hüküm yalnızca Allah’ındır” vurgusunu yalnızca iktidarı sınırlayan ahlaki bir prensibe indirgemek, metnin açık bağlayıcılığını daraltmaktır. Kur’an, Allah adına keyfî hüküm koyan otoriteleri eleştirirken, aynı zamanda hükmün kaynağının kim olduğunu açıkça belirler. Bu ayetler, sadece “Allah yerine kimse geçmesin” demekle kalmaz; insanın, Allah’ın koyduğu sınırlar dışında hüküm üretme yetkisini de reddeder. Laiklik ise tam olarak bu reddedilen alanı meşrulaştırır: İlahi kaynağı dışlayan, normu insan aklına ve iradesine nispet eden bir hukuk anlayışı. “Kur’an bir yönetim şeması sunmaz” iddiası doğrudur ancak buradan Kur’an’ın kamusal hayatı düzenlemediği sonucu çıkmaz. Kur’an anayasa benzeri bir metindir; ilke koyar, sınır çizer, meşruiyet kaynağını belirler. Detayları tarihe ve içtihada bırakması, hükmün bağlayıcılığını ortadan kaldırmaz. Aksi takdirde ceza, miras, ticaret, şahitlik ve kamu düzenine ilişkin nasların varlığı anlamsızlaşır. Kur’an’ın “nasıl yönetileceğini” bırakması, “neye göre yönetileceğini” insanlara bırakması demek değildir.

Laikliğin “Allah adına konuşmayı engellediği” iddiası da teorik bir soyutlamadan ibarettir. Pratikte laiklik, Allah adına konuşmayı engellemez; Allah’ın konuşmasını kamusal alandan çıkarır. Devleti kutsallıktan arındırdığı iddiası doğru olabilir; fakat bunun bedeli, hukuku ilahî referanstan koparmaktır. Bu kopuş, nötr değildir; bilinçli bir metafizik tercihtir. İktidarı kutsallaştırmamak adına vahyi bağlayıcılıktan çıkarmak, tevhit değil; sekülerleştirmedir.

“Allah mutlak hâkimdir, bu yüzden kimse O’nun adına mutlak konuşamaz” cümlesi doğru olmakla birlikte eksiktir. Çünkü mesele mutlak konuşmak değil; Allah’ın açıkça bildirdiği hükümlerle kayıtlı olmaktır. Hz. Peygamber’in Medine’deki pratiği, vahyin sadece ahlaki ideal değil, hukuki ve siyasal bir referans olduğunu göstermektedir. Peygamberin masumiyeti, bu pratiği geçersiz kılmaz; bilakis yöneticilerin hangi sınırlar içinde kalması gerektiğini öğretir. Müslüman için ölçü, “kim konuşuyor” değil, “neyi esas alarak konuşuyor” sorusudur.

Günah–suç ayrımı üzerinden laikliği meşrulaştırma çabası da benzer şekilde indirgemecidir. Kur’an, her günaha dünyevi ceza koymaz; fakat bu, hukuk alanının vahiyden bağımsız olduğu anlamına gelmez. Aksine bu ayrım, ilahi hukukun keyfî bir zor aygıtı olmadığını gösterir. Laiklik ise bu ayrımı korumakla kalmaz; normatif kaynağı bütünüyle beşerileştirir. Dolayısıyla problem, “Allah adına konuşan iktidar” korkusu değil; bu korku gerekçe gösterilerek Allah’ın hükmünün kamusal bağlayıcılığının ilkesel olarak reddedilmesidir. Laiklik, tarihsel uygulama hatalarına tepki olarak doğmuş olabilir; ancak bugün savunulduğu haliyle İslam’ın siyasal, hukuki ve toplumsal iddiasını bireysel vicdana hapseden bilinçli bir yorumdur.

Bu sebeple laiklik, Kur’an ve hadis merkezli, bütüncül bir İslam anlayışıyla uyumlu değildir. Teorik düzeyde tevhide yaslanıyor gibi görünse de pratikte vahyi bağlayıcı olmaktan çıkarır. Bu yönüyle laiklik, bir yönetim tekniği değil ilahi hükmü hayatın merkezinden dışlayan seküler bir dünya görüşüdür ve bu, İslam açısından nötr değil, açıkça reddedilmesi gereken bir tercihtir.


Atatürk'ün siyasi alandaki yaptığı değişiklikleri ,hiçbir ülke, içeriden destek almadan başaramazdı. Bu indirgemeci bakış açınızın son kullanım tarihi geçti. Gülünç duruma düşüyorsunuz.
Kur’an normatif dil kullanıyor, dolayısıyla siyasal bağlayıcılık zorunludur; yoksa ceza, miras, ticaret hükümleri anlamsızlaşır iddianız, maalesef Halife döneminin pratik uygulamalarını bile görmezden gelen bir tür modern teokratik fanteziye dönüşmüş görünüyor. Eğer gerçekten klasik kaynaklara sadık kalsaydınız, Rashidun Halifeleri’nin (Dört Halife) yönetiminde, vahyin normatif hitabının bireysel ve toplumsal sorumluluğu yüklediğini, ama bu normların devlet zoruyla mutlaklaştırılmadığını fark ederdiniz. Örneğin, Hz. Ebu Bekir’in hilafeti sırasında, Arap yarımadasındaki kabilelerle yapılan anlaşmalar ve idari bölümlendirmeler (vilayetlere ayrılma ve amir atamaları), vahyin sınırlarını çizerken uygulama esnekliğini gösterir – ki bu, “zorunlu siyasal bağ” değil, adalet ve maslahat odaklı bir yaklaşımdır. Bu dönemde, dini normlar (hudud gibi) keyfi cezalarla değil, yüksek ispat şartlarıyla uygulanmış; şüphe halinde düşürülmüştür, tıpkı klasik fıkıhtaki gibi. Sizin “ontolojik kopukluk yok” demeniz, ironik şekilde, Halife Ömer’in gayrimüslimlere yönelik tolerans politikalarını (örneğin, Kudüs fethinde Hristiyanlara verilen emanname, kiliselerin korunması) “sekülar bir ayrım” olarak yorumlamayı reddetmek gibi duruyor.

Buhari’de (Kitabü’l-Cihad ve’s-Siyer, hadis no: 7142) Hz. Peygamber’in “Dinleyin ve itaat edin, başınıza bir siyah köle bile tayin edilse” buyurması, itaatin adalet ve liyakate bağlı olduğunu vurgular; ama bu, devletin dini mutlaklaştırmasını emretmez. Aksine, adaletin hükümette bir saatlik icrası, altmış yıllık ibadetten üstün tutulur (benzer hadisler, örneğin Sahih Buhari’de adalet vurgusuyla geçer, bkz. Kitabü’l-Ahkâm). Bu, egemenliğin Allah’a ait olduğunu söylerken, insan otoritesini sınırlar – keyfi zulmü önler, ama “devlet zoruyla iman dayatmak” demez. Halife Ali’nin hilafeti sırasında, iç savaşlarda (Cemel ve Sıffin) bile, muhaliflere karşı dini zorlama yerine siyasi müzakereye başvurması, vahyin kamusal bağlayıcılığının esnek olduğunu gösterir. Sizin “insanı nihai yasa koyucu ilan etmek” korkunuz, tam da Halife Osman’ın şura ile karar alma pratiğini (kabile temsilcileriyle istişare) “sekülar bir denge” olarak görmeyi reddetmek gibi: Din, ahlaki ölçü verir, ama kurumsal biçim insan sorumluluğuna bırakılır.

Adaletin “ilahî normatif zemine dayanması” tabii ki doğru, ama bunu “ölçüyü insan aklına devretmeyin” diye mutlaklaştırmak, Buhari’deki özgürlük vurgusunu (örneğin, dinde zorlama yokluğuna atıf yapan hadisler, bkz. Kitabü’l-Îmân) sulandırır. Halife dönemi, gayrimüslimlere dini özgürlük tanıyarak (jizya karşılığı koruma, kendi hukuklarıyla yargılanma hakkı) adaleti herkes için bağlayıcı kılmıştır – bu, “iman dayatmasını engellemek” değil de nedir? Tevhid, insan aklını son merci yapmaz; ama beşeri yorumu ilahi mutlaklıkla dayatmayı da reddeder. Sizin “tevhide ters” demeniz, ironik şekilde, Rashidun’un dini toleransını (örneğin, Hz. Ömer’in Yahudilere Kudüs’te ibadet hakkı vermesi) “sekülar bir taviz” olarak görmek gibi duruyor.

“Dinde zorlama yoktur” ayetini “iman alanına” indirgemeniz, Halife Ebu Bekir’in riddah savaşlarında bile (ki siyasi sadakat meselesiydi, dini apostasi değil) zorlamanın sınırlı kaldığını unutturuyor. Buhari’de (Kitabü’l-Îmân ve’l-Küfr) özgürlük hadisleri, Kur’an bütünlüğünü bozmadan toplumsal düzeni korur – çelişki değil, hikmetli ayrım. Hudud’un azlığı ve ihtiyatı, “bağlayıcı ama sembolik değil” demeniz güzel, ama klasik dönemde (Halife Ali’nin uygulamalarında) bu, adaleti zorla değil, sorumlulukla güvence altına alır.

Yazdıklarınız, yüzeyde “tevhidi koruma” gibi dursa da, Halife döneminin pratiklerini (şura, tolerans, esneklik) nötralize eden bir yeniden yorum. “Hüküm yalnızca Allah’ındır” vurgusu, iktidarı sınırlayan ahlaki prensip – Halife Ömer’in kendi hatalarını halka hesap vermesi gibi. Kur’an “anayasa benzeri” evet, ama detayları içtihada bırakır; yoksa Halife Osman’ın miras ve ticaret düzenlemeleri neden şura ile şekillensin?

Laiklik, kuranı ve islamı da yasaklamaz ya da reddetmez tam tersine onun daha doğru bir şekilde temsil edilmesine ve yayılmasının en doğru aracıdır. Çünkü eğer devleti kutsallaştırırsan ve onu Allah adına buyrukları uygulayan bir aracı haline getirmiş olursun. Bu araya aracı koymak put koymak demektir. Klasik kaynaklarda (Buhari’de adalet hadisleri) devletin kutsallıktan arındırılmasını yansıtır. Peygamber’in Medine pratiği, hukuki referans evet, ama masumiyetiyle sınırlı; Halife dönemi, bunu “neyi esas alarak konuşuyor” sorusuyla uygular – ki bu, tevhid değil mi?

Günah-suç ayrımı, Buhari’de (Kitabü’l-Hudud) vahyin hukukunu keyfi zor aygıtı yapmaz; laiklik bunu korur, beşerileştirmez. Problem, “Allah adına konuşan iktidar” korkusuyla vahyi reddetmek değil; o korkuyu gerekçe gösterip Halife döneminin toleransını yok saymak.

Bu yüzden laiklik, Kur’an ve hadis merkezli İslam’la uyumlu: Teoride tevhide yaslanır, pratikte vahyi bağlayıcı kılar ama beşeri tahakkümden korur. Klasik kaynaklar (Buhari ve Rashidun) bunu gösterir – sekülarizm değil, sahici tevhid.
 
Ne laikim ne İslam'cıyım, sadece insanım, bu tür kavramlarla kendinizi sınıflandırmayın. Sadece yaşayın gitsin.
Hayatı böyle böyle kendinize zehir ediyorsunuz ne gerek var? Ne gerek var siyasi bölünmelere? Ben şuycuyum ben buycuyum demeye ne gerek var?
Yıl olmuş 2026, insan hayatı kimsenin umurunda değil, siyasiler paraları götürüyor, laikciler paraları götürüyor, islamcılar paraları götürüyor, peki bu pastadan bize ne pay kalıyor? Kalmıyor tabii ki de.
Sadece yaşayın gitsin.

Herkes böyle yaşamak istiyor ama islamcılar bulunduğu ülkenin içine ettiği için bir fikir edinmeden barınamıyorsun burada. Bir tane huzur içinde yaşayan İslam ülkesi yok, teröristlerin çoğu Müslüman. Her yıl başı bir İslam'cı radikal grup gider yılbaşı ağaçlarını keser kendi dinini haddineymiş gibi millete empoze etmeye çalışır. İslamcilar kendi saçma fikirlerini millete empoze etmeye çalıştıkça hiçbir şey değişmeyecek. Her İslam ülkesinde olduğu gibi, annene babana ateist olduğunu söyle bakayım ne oluyor. Türkiye'deki islamcılar radikal, veya belki İslam'ın kendisi radikal.
 
Herkes böyle yaşamak istiyor ama islamcılar bulunduğu ülkenin içine ettiği için bir fikir edinmeden barınamıyorsun burada. Bir tane huzur içinde yaşayan İslam ülkesi yok, teröristlerin çoğu Müslüman. Her yıl başı bir İslam'cı radikal grup gider yılbaşı ağaçlarını keser kendi dinini haddineymiş gibi millete empoze etmeye çalışır. İslamcilar kendi saçma fikirlerini millete empoze etmeye çalıştıkça hiçbir şey değişmeyecek. Her İslam ülkesinde olduğu gibi, annene babana ateist olduğunu söyle bakayım ne oluyor. Türkiye'deki islamcılar radikal, veya belki İslam'ın kendisi radikal.

Hocam biraz profilinizde gezdim vallahi tek yanlış cümleniz veya fikriniz yok burada da yine haklısınız helal olsun.
 
Konuya biraz daha açıklık getirebilmek için Kur’an’da her hangi bir devlet modeline işaret eden ayetler var mıdır? Laiklik din karşıtlığı mıdır? Laiklikle İslamiyet arasında bir aykırılık söz konusu mudur? şeklindeki soruların cevaplandırılması konunun anlaşılması bakımından gerekli olduğu kanısındayım.

Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti “...demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” kuralı ve benimsemiş olduğu demokraside de çoğulculuk esastır. Kur’an da, tek düzeliği kesinlikle istemez; tam tersine çoğulculuğu öngörür; bunu her türlü iyiliğin ve gelişmenin zorunlu bir şartı olarak kabul eder. Bu konuda bir çok ayet vardır. Nitekim Kur’an’da,

"Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık; şayet Allah sizi dileseydi, tek bir ümmet kılardı. (böyle bir şeyi dilememiş olması) verdikleriyle sizi denemek (istemesinden) dolayıdır. O halde hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır. O zaman O, size, ayrılığa düştüğünüz hususları bildirecektir"(Maide 48).

Yine; "herkesin yöneldiği bir yönü vardır. O halde hayırlı işlerde birbirinizle yarışın"(Bakara-148).

Açıkça görüleceği üzere, her iki ayet de, çoğulculuk öngörülmektedir. Ayetlerde Allah’ın çoğulculuğu öngörmesi ve bunun hayırlara vesile olması gerektiğini bildirmesi, çoğulculuğun hiçbir şekilde Kur’an’a aykırı olmadığının en güzel örneğini teşkil etmektedir. Laik devlet yapısıyla da,-insanlık tarihinde-ilk defa din ve düşünce hürriyeti bütün boyutlarıyla koruma altına alınmıştır. Böylece toplum içinde tek düzelik yerine çoğulculuğun egemen olması sağlanmıştır. Demokratik laik devletin vatandaşlarına karşı din ve vicdan özgürlüklerini koruma sorumluluğu vardır. Aynen diğer özgürlükleri koruma sorumluluğu olduğu gibi. Yani laik devlet, hem devlet yönetimine müdahaleleri engeller, hem de vatandaşların kendi özgür iradeleriyle belirleyecekleri inançlarını ve özel hayatlarını koruyacak tedbirleri alır. İnsanların özel hayatlarını ilgilendiren, din ve vicdan hürriyeti hakkında Allah, Hz. Muhammed’e hitaben Kur’an, da;

Rab’bin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederdi; hal böyle iken (şimdi sen Rab’bine rağmen) yine de iman etmeleri için insanlara baskı mı uygulayacaksın? (Yunus-99)
Bu ayet,dine inanmayı bir vicdan meselesi haline getiren ve laikliğe giden yolda önemli bir ilkedir. Zira inanç bir irade, bir hürriyet meselesidir. Dileyen inanır, dileyen inkar eder. Nitekim Kur’an’da,

De ki; Gerçek Rab’binizdendir. O halde kim dilerse iman etsin, kim dilerse inkar etsin.(Kehf-29)

Kur’an, daha önce de gördüğümüz gibi, iman konusunu bir irade ve hürriyet sorunu olarak kabul etmiş ve bu konuda yapılacak her türlü baskıyı şiddetle reddetmiştir. Bu nedenle Kur’an, bu dünyada her türlü inancı hürriyetler ve hukuk açısından birbirine eşit saymıştır.

Yine Kur’an’da, Hz. Muhammed tebliğ görevini yaparken,
“sen ancak öğüt vericisin” Ğâşiye / 21 “...onlara karşı baskıcı (cebbar)...”Kâf /45 ve yine “...onlar üzerine (imanda) zorlayıcı (musaytır) değilsin”Ğâşiye / 22 denilmektedir.

Esasen Hz. Muhammed’in görevi, insanlara gerçeği açık bir biçimde sunmaktan ibarettir. Bu açıklamalar bize Hz Muhammed’in temel misyonunun nübüvvet olduğunu, O’, herhangi bir idarenin lehine hiçbir çağrıda bulunmadığı için, dünyevî hakimiyeti hedefleyen herhangi bir eğilime sahip olmaksızın kendisini dini tebliğe adamıştır. Müslümanlar üzerindeki otoritesi, risalet otoritesinden ibarettir; bu otoritenin dünyevî güçle hiçbir müşterek tarafı da mevcut değildir. Hz. Muhammed’in bütün müslümanlar üzerine yüklediği yükümlülüklerin, bütün kural, ilke ve ahlakî buyrukların siyasal idare usulleriyle veya sivil devlet düzeniyle müşterek hiçbir yanları mevcut değildir. Hayatı boyunca Hz. Muhammed, “İslam Devleti” veya “Arap Devleti” olarak isimlendirilebilecek hiçbir şeyden ima yoluyla da olsa bahsetmemiştir.

Kur’an’da da, her hangi bir devlet sistemi ile ilgili bir ayete rastlamak mümkün değildir. Özellikle İslam’ın iki ana kaynağı olan Kur’an ve Sünnet, “İslamî Devlet Modeli”nin gerçekleşmesi ile ilgili teorik malzeme içermez. Kur’an’da işlenmiş bir anayasa veya teşkilat hukukuna ilişkin ayet yoktur. Esasen İslam’ın siyasî bir yönünün olmadığı gibi, Kur’an da siyasî bir kitap değildir.

Ancak bazı siyaset nazariyelerle İslamı tahrif etmeye çalışanların Kur’an’daki Hükmün Allah’a ait olduğu’nu (En’am, 57; Yusuf, 40,67; Maide, 44-45, 47) ifade eden ayetleri delil göstermek suretiyle bir “İslâmî Devlet” modelini ortaya koymaya çalıştıkları görülmektedir. Hükmün sadece Allah’a ait olduğunu bildiren ayetler dikkatle incelendiğinde, bu ayetlerin egemenlikle hiçbir ilgilerinin bulunmadığı açıkça görülür.

Bu nedenle konu başlığında sürekli bu ayetler gösterilerek İslamın laikle çeliştiği, müslüman birinin laik devlette var olamayacağı ya da o devleti benimseyemeyeceği gibi IŞİD vari bir yaklaşımla İslam ifsat edildiğinden Burada bu ayetlere açıklık getirmek gerekmektedir:

“Sonra de ki: Oğullarım, şehre bir kapıdan girmeyin, ayrı kapılardan girin. Ancak yine de ben sizi Allah’tan gelecek hiçbir şeye karşı koruyamam. Çünkü hüküm (takdir) ancak Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. O halde tevekkül etmek isteyenler O’na tevekkül etsinler" Yusuf/ 67

Ayette geçen “Hüküm” kelimesinin burada Allah’ın takdiri anlamına geldiği çok açıktır. Takdir ise, bir irade meselesidir. İradenin dindeki tariflerinde de hakim unsur yine “seçme” ve “tercih”tir.

Hükümle ilgili bir başka ayette ise, “Öldükten sonra insanlar, hak olan Mevlâ’ları Allah’a çevrilip teslim edilirler. Dikkat edin! Hüküm yalnız O’nundur ve O hesaba çekenlerin en çabuk olanıdır” ( En’am / 62) ayetindeki “Hüküm yalnız O’nundur” ifadesinde fiil, Allah’a izafe edilmiştir ve ayet ölüm fiiliyle yani ecelle ilgilidir. Bu ayetlerin ifade ettiği anlamlara göre hüküm kelimesi, hukukî yasamayı ve siyasî bir teşekkülü ifade etmemektedir. Ayetler dikkatle tetkik edilirse ahlakî yasallığı ifade ederler. Ayetleri bu muhtevadan çıkarıp saptırarak siyasî bağlamda yanlış olarak ilk defa kullananlar Haricilerdir. Şu halde ayetlere taşımadıkları anlamlar yüklemekten kaçınmak gerekir.

Esasen toplumsal hayatın siyasî-idarî alanı Kur’an’da “Emr” (iş) kelimesi ile ifade edilmiştir.
Örneğin ;

“Onların işleri aralarında şura iledir” (Şûrâ / 38)

"Ey iman edenler, Allah’a, Peygambere ve sizden biri olan idarecilere itaat edin..."(Nisâ/59)

(İdari) iş hususunda onlarla müşavere et (Al-i imran / 159).

Dolayısıyla siyasî-idari sorunları halk, aralarında danışarak veya ehline vererek çözecektir. Kur’an’a göre, Allah’ın mutlak hâkim ve hâkimiyetin de O’na ait olması, elbette etnolojik anlamda doğrudur ve bu hususta bir tartışma yoktur. Tartışma Allah’ın insana beşerî ve siyasî egemenlik hakkı verip vermediği konusundadır. Kur’an’a göre siyasî egemenlik tereddütsüz insana aittir; çünkü yukarıda da işaret edildiği üzere, yönetim konusunda yapılacak iş,”şûrâ” yoluyla toplumsal iradenin tecellî ettirilmesidir. Yoksa insanın “Hakimiyet Allah’ındır iddiasıyla hükmetmeye kalkması ve kendi iradesini ve yorumlarını Allah’ın iradesi sayması, açıkça bir ilahlık davasıdır ve insanın “firavunluğa” özenmesidir.

Bir diğer konu da “Kim Allah’ın indirdiği ile hüküm vermezse, işte onlar kâfirler... zalimler... fâsıklardır.” (Maide/44,45,47) Ayeti ileri sürülerek siyasî egemenliğin Allah’a ait olduğu iddiasıdır. Bu konudaki diğer ayetlere baktığımızda, “Allah’ın indirdiği”nden maksat “adalet ve hakkâniyet” ilkelerinin kastedildiğini görürüz. Esasen bu ayet bile, insanın kullanmakta olduğu bir egemenliğin varlığını kabul ettiğinden, ondan egemenliğini Allah’ın istediği adâlet ve hakkâniyet ilkeleri çerçevesinde kullanmasını; aksi halde “inkarcı” olacağını bildirmektedir.

Ayrıca bu ayetlerde, dinî söylemde iç, dış ve linguistik bağlamlar dikkate alınmadan hakimiyet meselesine mesnet teşkil ettirilmiştir. Maide sûresinde geçen 44, 45 ve 47. Ayetlerin evveline ve sonrasına da bakmak gerekir. Çünkü konu 41. Ayetten 50. Ayete kadar bir bütün olarak bakmayı zorunlu kılmaktadır. Zira bu ayetler birbirleri ile bitişik bağlamlı nasslardır. Böyle olmasına rağmen bu ayetler tek tek ele alınarak hüküm verilmiştir. İkinci olarak “yahkümü” fiilinin delaleti genişletilmiş ve ona siyasî anlam yüklenmiştir. Bu genişletmede nassın linguistik düzeninin tabiatını yok etmek vardır. Bilindiği gibi “hüküm” sikası nassın o dilsel düzeni içerisinde hasımlar arasında meydana gelen cüz’î ihtilaflarda hüküm verme anlamını ifade etmektedir. Üçüncü olarak, dış bağlamın düzlemlerinden biri olan esbâb-ı nüzül bilinmezlikten gelinmiştir (Ebu Zeyd, Nasr Hâmid, en- Nass, es-Sulta, el-Hakîka, el-Merkezü’s-Sekafî el-Arabî).

Yukarıdaki bahsedilen ayetler ve bu ayetlerin anlamlarından hareketle, Kur’an’daki çoğulculuk yani, insanların farklı düşüncelere sahip olabilecekleri, egemenlik, şûra ve hüküm kavramlarıyla, din ve vicdan hürriyetinin esas alındığı laik devlet sistemi arasında bir çelişki söz konusu olmadığı gibi, aklın verilerine de uygun düşmektedir.

Esasen, İslâm dini, akla, bilime, düşünceye ve hoşgörüye verdiği önem dolayısıyla da laikliğe giden yolu açmıştır. İslam dininin iki kaynağı olan Kur’an ve sünnette bunlara işaret eden sayısız örnekler vardır. Meselâ, Kur’an’da insanlar bir çok defalar akıllarını kullanmaya ve düşünmeye davet edilmektedirler. Bu anlamda, ataları körü körüne taklidin ve kör bir gelenekçiliğin yine Kur’an’da yerilmiş olması da kayda değerdir. İnsan hayatında aklın ve düşüncenin önemi dolayısıyladır ki, din adına yapılan tüm düzenlemelerin, temel iki kaynaktan sonra bir tür akıl yürütme olan içtihatla yapılması gereği, İslam dininin akla verdiği önemi göstermektedir. Böyle yapmakla o, kesin dinî belirlemelerin ötesinde insan ve toplum hayatındaki düzenlemeleri akla bırakmak suretiyle de laikliğe giden yolu ardına kadar açmıştır.

Hatta bir kısım araştırıcılar, İslâm’da ruhbanlığın bulunmaması dinin hiçbir şekilde kişi ve toplum hayatının tamamını düzenlemeyerek, onun emir ve yasaklarının dışında kalan ve “mübah” olarak nitelenen geniş bir alandaki karar ve fiillerinde, insanın kendi aklı ve hür iradesiyle seçimini yapmak üzere serbest bırakılmış olması, belli bir dinî bilgiye sahip olması şartıyla herkese iyiliği emr ve kötülükten sakındırma imkanının tanıması, bu dinin vicdan özgürlüğüne verdiği önem sebebiyle Müslümanlığı dünyanın en laik dini olarak görmektedirler.

Zira İslâmiyet’te, mademki iki kaynağın dışında gerek din, gerekse de dünya işleri için başlıca yol gösterici akıldır, öyle ise, başka hiçbir makam, mevkî veya yetkilinin yahut zümrenin kendi kişisel kanaatlerini kimseye din adı altında empoze etmeye hakkı yoktur. Şu halde, İslâmiyet’te, vahyin ve Peygamberin dışında akıl ve bilim temel mercilerdir. Özellikle son ikisi laikliğinde temel dayanaklarıdır.

Bir diğer konu da, laikliğin İslâm’a göre değil, Hıristiyanlığa göre bir sistem olduğu, dolayısıyla Hıristiyanlığın din ve devlet işlerinin ayrılmasına kapıyı açık tuttuğu; öteki dinlerin, özellikle de İslâmiyet’in din ve devlet ayrılığına kapalı olduğu iddiasıdır. Din ile dünya işleri arasındaki sürtüşmelerin önlenmesi çabaları ta Abbasiler döneminde başlamış, dinle bilimin uyumluluğu sağlanmaya çalışılmıştır. Abbasi Halifesi Harun er-Reşit ve oğulları, doğu dillerinden ve Yunanca’dan Arapçaya bilimsel eserler çevirterek Müslümanları uyandırarak akılcı bir düşünce ortamı yaratmak istemişlerdir.

Ülkemizde ise, devlet ve hukuk düzeninin din kurallarından ayırma çabası Atatürk’e gelinceye kadar, daima direnişle karşılaşmış, İslamiyet’te din ve devletin ayrılamayacağı iddia edilmiştir. Yüzyıllar süren bu çatışmanın tek çözüm yolu: Dinin, kişinin vicdan alanına ilişkin olduğunu ve sadece inanç ve ibadet konularını kapsadığını, dünya işlerinin ise, dünyevî iktidar tarafından ve din kurallarına göre değil, toplumun değişen ve gelişen ihtiyaçlarından kaynaklanan akılcı kurallara göre yürütüleceğini kabul etmektir.

Nitekim Kur’an’da (Bakara, 246-247) dinle devletin ayrılmasına verilen örnekte; Mısır ile Filistin arasında yaşayan Amâlika topluluğu, İsrail oğullarına saldırıp ve onları perişan ederek yurtlarından çıkardığı zaman Amâlika’nın Kralı Câlut idi. Bunun üzerine Devrin Peygamberi Hz. Mûsa, (İsrail oğullarının isteği doğrultusunda) Tâlut adında birini İsrail oğullarına Melik (Kral) olarak tayin etmiştir. Ayrıca, Hz. Muhammed’in Kayser’i, Kisray’ı, Necaşiy’i, ve Muvakıs’ı İslam’a davet eden mektuplarının muhtevasına bakılırsa, hem Kur’an’daki örnekte, hem de Hz. Muhammed’in uygulamasında din-devlet ayırımının olduğu görülecektir.

Esasen, Türkiye Cumhuriyeti, din ve devlet ilişkileri bakımından, bu ikisini birbirinden ayıran laikliği seçmekle Türk toplumunun çok büyük çoğunluğunun yüzyıllardan beri dini olan Müslümanlığı reddetmemekte; fakat inanç ve vicdana ait kutsal duyguların siyaset vasıtası yapılarak menfaat ve ihtiraslara alet edilmesinin önünü de kesmekte ve aslında bunu, müslümanların gerek bu dünya ve gerekse de öteki dünya mutluluğu için zorunlu görmekte, hatta dinin gerçek büyüklüğünün de ancak bu yolla ortaya çıkacağını göstermektedir. Bununla birlikte laiklik, Türk toplumuna çağdaş bir toplum olmanın anahtarını vermekle birlikte, dinin siyasî ortama çekilmesinin önlenmesini de temel amaç edinmiştir. Ayrıca laiklik, Türkiye Cumhuriyetinin ana ilkelerinden birisi olmakla kalmayıp, aynı zamanda Atatürk inkılâplarının temel dayanağını ve genel niteliğini oluşturmaktadır.

Bu özelliği ile laiklik, cumhuriyetin kurduğu bütün yeni müesseselere ve getirdiği yeni zihniyete hâkim bir unsurdur. Bunu hiçbir zaman gözden uzak tutmamak ve laiklik ilkesine bağlı kalmanın hepimiz için Atatürk’e bağlılık anlamını taşıdığı gibi, anayasal bir ödev olduğunu da hiçbir zaman unutmamak gerekir.​

Herkes böyle yaşamak istiyor ama islamcılar bulunduğu ülkenin içine ettiği için bir fikir edinmeden barınamıyorsun burada. Bir tane huzur içinde yaşayan İslam ülkesi yok, teröristlerin çoğu Müslüman. Her yıl başı bir İslam'cı radikal grup gider yılbaşı ağaçlarını keser kendi dinini haddineymiş gibi millete empoze etmeye çalışır. İslamcilar kendi saçma fikirlerini millete empoze etmeye çalıştıkça hiçbir şey değişmeyecek. Her İslam ülkesinde olduğu gibi, annene babana ateist olduğunu söyle bakayım ne oluyor. Türkiye'deki islamcılar radikal, veya belki İslam'ın kendisi radikal.
Çünkü günümüz müslümanları okumayı bilmiyorlar ve cahiller. Adam daha kendi inandığı kitabın bağlamını anlattığı şeyleri kavramaktan yoksun. Kuran'ın ilk emrinin Oku! olması da bu bakımdan çok ironiktir. Sabahtan akşama kadar kuranı anlamadan arapça okumaları ve anlayanların da kendi nefsi arzularına göre kuranı okumalarından kaynaklanıyor. İslam zorbalama dini değildir asla.
 
Son düzenleme:

Bu konuyu görüntüleyen kullanıcılar

Technopat Haberler

Yeni konular

Geri
Yukarı